Latin Amerika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Latin Amerika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ağu 2009

LATİN AMERİKA GÜNCELERİ 1: ECUADOR (EKVADOR)














1. LATACUNGA-(04.02.2008)





Terminalden indiğimde canım çok sıkıldı. Aslında Eski Quito benzeri bir şehirle karşılaşacağımı umut ediyordum. Ama her yönüyle harap bir şehir karşıma çıktı. Atölyeler, atölyeler ve yine atölyeler... Sanki Gültepe'nin, Çeliktepe'nin, Kağıthane'nin en büyüğü 3 katlı olan binalardan teşekkül, benzeri bir doku... Herşey o nehri geçen köprüden, o semt pazarından geçip otele doğru ilk trafik ışıklarından dönene kadar... Ve evet, yine tarihi bir doku. Quito'daki kadar bakımlı olmasa da binaları yine de insanı geçmişe götürmeye yetiyor.
Yerleştiğim hostelin adı: "Hotel Estambul". Soruyorum sahibesine; neden bu isim? Uzun uzun anlatıyor. Çok anlamıyorum ama sürekli olarak anladığımı ima edecek şekilde kafamı sallıyorum. Otel sahibesinin babası vakti zamanında bir Türk ile birlikte çalışmış. Çok iyi arkadaş olmuşlar. (Lakin bu ortaklaşmanın ve bu çalışmanın hangi ülkenin hangi şehrinde gerçekleştiğini sormadım) Otelin adını arkadaşının anısına koymuş.
Quito'daki hostelden çok daha bakımlı ve güzel. Üstelik daha da ucuz (7 usd). Ekvator'da gördüğüm pek çok tarihi bina gibi bu da açık bir avluyu dönüyor. Avluya bakan açık koridoru olan dikdörtgen forma sahip kagir bir yapı. Üç katlı, fakat üçüncü kata çıkan merdivenler karşıma çıkmadılar. Belki de oda sandığım bir mekanda, oda kapısı sanığım bir kapının ardındadır. Kaldığım oda ile ortak duş ve tuvaletlere açılan antrenin tahta döşemesi her adımımda gıcırdıyor. Sanırım ne bu ses ne de bu sesi asgariye indirmek için attığım özenli adımların çilesi aklımdan hiç çıkmayacak.
Üç gece kalacağım burada. bir gün Cotopaxi'ye, bir gün Quilotoa'ya ve bu ilk gün de şehri gezmeye ayıracağım.
Aslında zamanlama olarak kötü bir günde geldim Latacunga'ya. Nedendir bilmiyorum ama bütün dükkanlar kapalı. Hostel sahibesi karnavaldan dolayı olduğunu söylüyor. Yarın karnaval günüymüş. Cotopaxi'ye tırmanacağım günle çakışması benim adıma talihsizlik. Belki son demlerini yakalarım eğlencenin. Şehri gezerken dikkatimi çekmişti çocukların birbirlerine su fırlatıp durması. Yarına dair bir ipucu imiş. Fotoğraf çekme sevdasıyla ıslanmak ya da ıslanmamak; işte bütün avuntu burada...
Şehrin eski yüzünde dolandıkça içimi bir huzur kaplıyor. Tarih ne denli kanlı geçmiş olursa olsun, geçmişinden arındırılıp siluetleri ile buluşulduğunda yakalanan şey huzurun kendisi oluyor. Özellikle de sokaklar böylesine sessizse... Bitişik nizam kagir binalar, o bir sokak boyu benzerliklerle sıralanmış pencereler, kapılar, renkler, dokular... Bu şehrin insanları da bu sokaklardan geçtiklerinde, acaba böylesi duyguları yaşıyorlar mıdır? Hiç sanmıyorum. Yabancı olmak, turistçe ya da entelektüel denebilecek arayışlarla sokakları adımlamak öyle görünüyor ki bu bakışlara sebep. İstanbul'da da Balat'ta, Kadırga'da, tarihi yarımadada yürürken benzer duygulara kapıldığım olurdu. Kimi zaman ise iş telaşı, zamanın hızı, hayatın gündelik ve ivedi sorunları geçit vermezdi tatlı bir tebessüm eşliğinde siluetlerin seyrine dalmaya. Ezilenleri, dışlanmışları görmekten, siluetlerin sessiz şarkısını dinlemeye yer kalmazdı kimi zaman. Ve gördüğüm her ne olursa olsun dışarıya ait (dolayısı ile de yabancı) ve entelektüel bir kimlik kuşanmış (dolayısı ile de kendiliğinden olmayan) gözlerle görülendi. İstanbul'da ya da burada gözler aynı göz, bakan aynı insan... Mekanın sahibi gözler ise eminim ki kurtulmak istiyorlardır içinde yaşadıkları dokudan. Onların gözleri gökdelenlerdedir... Hayatın ve modern toplumun acımasız çelişkisi bu.
...
(05.02.2008) VOLCAN COTOPAXI
Sabahın erken saatinde geliyorum tur firmasının önüne. Bir gün önce görüşmüştük. Tek başıma bu tura çıkmam imkansız gibiydi (Yol çok uzundu ve milli parka araçsız giriş yapılmıyordu) Diğer taraftan tur firması ile tek kişilik anlaşma yapmak da mali açıdan sıkıntı yaratıyordu. (Zirve tırmanışı için 200 USD) Neyse ki şansım yaver gitmişti ve ben firma yetkilisi ile görüşürken Amerikalı bir çift de bu tur için danışmaya gelmişti. Üçümüz ortaklaştık. Kişi başı 45 USD karşılığında anlaştık ve şimdi yoldayız.
Rehberimizin adı Don Marcelino. Elli yaşından geçkin, yüzünden bilgeliğin ve sevecenliğin aktığı bir insan... Yol boyunca bize geçtiğimiz bölgelerin isimlerini, haklarındaki kimi ayrıntıları anlatıyor. Milli parka giriş yaptıktan sonra karşımıza çıkan sisin dağılması için büyü yapıyor. Ve böylece büyünün ve anlatının eşliğinde varıyoruz ilk durağımıza. Burası milli parkın müze binası. Ahşaptan yapılma, tek mekandan oluşmuş küçük bir bina. İçerisinde Cotopaxi Volkanı hakkında bilgiler bulunan grafik afişler, milli parkı ve dağı anlatan bir adet maket, kartpostallar ve bir kaç tane içi doldurulmuş hayvan (bir condor, bir tilki ve bir geyik) var. Rehberimiz bahçedeki kimi bitkiler hakkında bilgi veriyor. Bazılarının endemik özelliği varmış. Bir tanesinin adı 'Sauco' /Solanum oblongifolium. Vagual adındaki ağaç kağıt yapımında kullanılıyormuş. İyileştirici niteliği olan bir ağaçtan bir kaç yaprak alıp alamayacağımı soruyorum. Marcelino kendi elleriyle usulca kopararak veriyor yaprakları. Latin Amerika’dan İstanbul'a yol arkadaşım olacak ilk yapraklar, bu şekilde sözlüğün sayfaları arasındaki yerlerini alıyor.
Müzede bir başka yerli ile karşılaşıyoruz. Don Marcelino'nun arkadaşı olan bu adam bir şamanmış. Elini karnımın üzerinde tutarak bir şarkı mırıldanmaya başlıyor. Şaman duaları oldukça mistik ritimlere sahipler... Neler dediğini anlayabilmek, şarkıyı ve sesi kaydedebilmek isterdim. Ancak her şey bir anlık şaşkınlık ve mutluluk hızında gelişti.
Yeniden binerek jeep'imize devam ediyoruz yolumuza. Bulutlar hafif hafif dağılıyor. Don Marcelino manalı bakışlarla gülümsüyor bana. Bu dağılmanın büyüden kaynaklandığına inandıracak denli güzel bir gülüş... Fotoğraf çekmek için yer yer durarak, engebeli arazide ağır ağır ağır ilerleyerek çıkıyoruz yukarıya. Jeep ile gidilebilecek son noktaya kadar...
Cotopaxi Volkanı 5900 metreye yaklaşan bir yüksekliktedir. Bizim durduğumuz nokta ise 4400 metre imiş. Karşımda kül ve yanmış kayalardan oluşan kızıl-kahverengi dik bir yamaç var. 4800 metre rakımda kurulu olduğunu öğrendiğim tek katlı büyükçe bir binanın seviyesine kadar devam ediyor. Binadan sonrası ise kar ve buzulla kaplı daha dik görünen ikinci bir yamaç... Bu bina zirve tırmanıcıları için yapılmış. Oksijensizliğe ve basınca vücutlarını alıştırmak için bir gecelerini burada geçiriyorlarmış. Böylesi bir yükseklikte ağaç bulunmaz. Sadece otlar ve küçük çalılar ki onlar da arabamızın park ettiği yerde sona eriyorlar.
Don Marcelino dönmemiz gereken saati söylüyor ve biz onu arabanın yanında bırakarak yürümeye başlıyoruz. Amerikalıların kondisyonları çok iyi. Teçhizatlarından da anladığım kadarı ile profesyonel dağcılar. (Binada yemek molası sırasında konuştuğumuzda Şili'deki oldukça yüksek bir dağa tırmanış amacıyla antreman yaptıklarını söyleyerek bu düşüncemi doğrulamışlardı) Doğal olarak geride kalıyorum. 20-25 metre yol alıp 2-3 dakika dinlenerek yürümek zorundayım. üstelik yamacı dikine tırmanmak bir çılgınlık olacağından geniş zigzaklar çizerek yürüyoruz. 400 metrelik yol uzadıkça uzuyor. Ama neticede başlayan her şeyin bir sonu var. Nihayet binanın taş bahçesinde kollarım bahçenin alçak duvarına yaslanmış manzaranın seyrindeyim:
Gördüklerim nasıl dile gelir bilmiyorum. Soğuk ve sert esen rüzgarın içinde bulutlarla yüz yüze, dünyanın üzerindesiniz. Bulutlar ara ara açıyorlar perdelerini ve dünyayı görüyorsunuz. Müzede gördüğüm tilki-çakal karışımı hayvan işte 15 metre kadar aşağımda kayaların arasında dolanıyor. İnsanlara ve insan atıkları ile beslenmeye alışmış. Kendisine doğrultulmuş objektifleri umursamıyor.
Daha da yukarılara çıkmak arzusu ile doluyor yüreğim. 200 metre kadar bir mesafeyi daha tırmanıyorum. Başımın dönmesine, tansiyonumun düşmesine aldırmadan... uzun molalar, kısa adımlarla... Artık buzulların eşiğindeyim. Daha ötesine bu teçhizatla istesem de tırmanamam. Bir kayanın üzerine oturuyorum. Bulutlar bir kapanıyor bir açılıyorlar. Bense romanımdaki şamanım, kuzeyin hikayesindeyim. Bir akbaba gibi göğe kanat açmak, bir condor gibi gökte süzülmek istiyorum. Öylece gözlerimi kapatıyorum.
İniş her zaman için çıkıştan kolaydır. İniş vaktimiz çabuk geliyor ve hızlı adımlarla gerçekleşiyor. Marcelino o hiç eksik olmayan gülüşü ile selamlıyor bizi. Yeniden binip jeep'e dönüş yoluna koyuluyoruz. Bu yemyeşil, bu alabildiğine geniş vadiyi gelirken neden görmedim? Sisten mi? Yoksa farklı bir yoldan mı dönüyoruz? Bilmiyorum. Bildiğim tek şey manzaranın seyrine daldığım... Hiçbir şey düşünmeden, hayranlıklar içinde bakakaldığım... Küçük bir gölün kıyısında kısa bir mola ve yeniden jeep... Oysa ne çok isterdim 'ben yürüyerek geleceğim siz gidin' diyebilmeyi.
Bir kez daha kapanıyor arabanın kontağı. Don Marcelino küçük bir ağaç kümesinin içinden geçiriyor bizi. Tabii ki buradaki bazı ağaçlar ve çalılar hakkında bilgi vermeyi ihmal etmeden.. Topladığı naneleri koklamamız için bize pay ederken 'siz bu patikadan yürüyeceksiniz ben sizi aşağıda bekleyeceğim' diyor. Uyuyoruz denilene. Patikanın sol yanı derin bir kanyonla sınır oluşturuyor. Sağ yanımız ise ağaç kümeleri ile kaplı. Her bakış noktasında durarak, farklı görünen her bitkiyi koklayarak yürüyoruz. Doyumsuz esintiyi yanımıza alarak... Hayallerimizi ve umutlarımızı manzaranın eşsizliğine serpiştirerek... Müzenin bahçesine vardığımızı geç de olsa fark edip rehberimizin gülüşü ile karşılaşana dek...
Mutlu ve yorgun bir halde binerek aracımıza ayrılıyoruz milli parktan. Rehberimiz karnavaldan dolayı anayolda trafiğin tıkalı olacağını, bu nedenle de arka yollardan bizi şehre götüreceğini söylüyor. Farkında değil belki ama bana son büyük güzelliğini böylece yapmış oluyor. Kızılderili köylerinin içinden geçiyoruz. Tarlalar, tarlalarda çalışanlar, sokaklarda oynayan çocuklar... Yoksul, doğal, içten... Yerliler yüzyıllar boyunca değişmeyen bakışları ile oradalar. Mahsun, hüzün dolu ve mağrur... Meraklı, çekingen ve derin... Onlarla birkaç saati birlikte geçirmek... ne güzel bir düş!
Ve karnaval... Ne bir geçit töreni ne de kostümlü insanlar gördüm. Kamyonetlerin arka bölmelerine yerleştirilmiş fıçılar ve variller dolusu su ile bu suları birbirlerine fırlatmaya çalışan insanlarla dolu her yer. Çatılara, kapı arkalarına, duvar diplerine ellerinde su dolu taslarla pusu kurmuş insanlar gözlüyor yolları. Anlıyorum ki bu adını bilmediğim karnaval bir şehrin (belki de bir ülkenin) su savaşı şenliği. Yayaların hiç şansı yok. Çatıları kollarken yollardan, sokak aralarından ya da kamyonetlerden fırlatılacak sulardan kurtuluşları imkansız. Yediden yetmişine bir şehrin ve belki de bir ülkenin insanlarının katıldığı bir oyun bu. Kahkahalar içinde ıslatıyorlar birbirlerini. Bana en komik gelen ise kamyonetlere düzenledikleri saldırılar. Çünkü kamyonetler ve kamyonet savaşçıları en azılı düşman olarak görülüyorlar. Doğaldır ki bizim jeep'de yeterince nasibini alıyor sudan. Neyse ki küçük bir dalgınlık dışında genellikle camlarımızı kapalı tutmayı başardık. Eğlenceye ortak edilmek güzel bir duygu. Ve ben karnaval denilenin böylesi bir şey olacağını asla ummazdım.
Bu toprakların insanlarının yaşamlarına dair her gün yeni bir şaşkınlıkla yüz yüze kalıyorum. Hayranlığım ve üzüntüm iç içe büyüyor. Hayran oluyorum çünkü hayatları dalgalı bir deniz gibi kaotik. Karnavallar, tarih, varoşlar, bitmeyen gülümsemeler, bitmeyen süprizler büyük bir zenginlik... Üzüntüm büyüyor çünkü tarihsel seyrin son halkası olan neoliberalizm dahil, İspanyol istilasından bu yana bitmeyen, dinmeyen bir talan var. Afrika'yı görmedim lakin buradaki doğal kaynak zenginliğinin bu coğrafyanın insanlarının, özellikle de yerlilerin mahvına sebep olduğu çok açık. Ve biliyorum ki yetinmeci, eylemsiz bir hüzün, camide, kilisede, sinagogda dua etmek gibidir. Vicdanı rahatlatıp, sorumluluğu ortadan kaldırır. Ne vicdanım ne de kalbim yetinmeci olmalı... Bir emekle beslenmeli muhakkak; bir çığlık, bir yumrukla...
Şu anda bedenimin en güçlü parçası kalem tutan, deklanşöre dokunan parmaklarım. Benim için, sorumluluklarım adına akmalı kağıda, ışığı ve duyguyu buluşturabilmeli kağıtla. Ve paylaşmalı ve ulaştırabildiğince ulaştırmalı... Ve dinmeden, ve yorulmadan uğraşmalı...
...
(06.02.08) QUİLOTOA
Yine saat sabahın 8.00'i ve yine aynı tur firmasının önündeyim. Bu sefer yolculukta bana rehberlik edecek kişinin adı Louis. Kırk yaşlarında sakin yapılı bir insan. Cotopaxi yolculuğuna nazaran döküntü sayılabilecek pikaba atlıyor ve çıkıyoruz yola. Latacunga'dan Cotopaxi'ye doğru bir miktar gittikten sonra batıya sapıyoruz. Yemyeşil bir doğa ve köyler ve köyler... Döne döne bir dağı tırmandığımız sırada Louis bana çok uzaklardaki bir duman kütlesini gösteriyor. Bulutları deliyor gri duman. Tungurahua Volkanı (5016 metre) faaliyete geçmiş. Gümbürdemeleri bu denli uzaktan duyulabiliyor (Louis'in dediğine göre 90 km uzağındaymışız). Bir kaç fotoğraf karesi almak istiyorum. Durduruyor uygun bir yerde arabayı. Manzara tarifsiz. Aşağımda sere serpe bir yeşillik, yeşilliğe dağılı minicik köy kümeleri ve uzaklarda iki dağ; birisi karlı tepeleri ile Cotopaxi, diğeri homurdanarak püskürttüğü gri dumanlarla tungurahua deliyorlar pamuksu bulutları. İki volkanın arasında kalan uçsuz ova evler ve tarlalarla, yeşilin her tonu ile, kare kare desenlenerek işli bu tabloya.
Yol uzun. Devam ediyoruz. Bir yılan gibi kıvrılan, aşamadığı her engelin (bu kah bir kanyon, kah bir kaya, kahi bir şelale oluyor) etrafını dolaşarak ilerleyen yol, başımı döndürüyor. 100 metre gidebilmek için 300 metre gidiyoruz. Ama razıyım bu duruma. Çünkü uzadıkça yolum, tarlalarda çalışan yerlileri, çobanları, lamaları ve o sazdan kulübeleri her biri farklı bir fotoğraf karesiymişçesine farklı bakışlarla yakalayabiliyor, nefes nefes içime çekebiliyorum.
Sazdan kulübeler... Her tarlanın kıyısında bir tane var. Louis bu kulübelere 'Chosa' dendiğini söylüyor. Dediğine göre içlerinde tarlalarda çalışan köylüler (ki hepsi kıta yerlisi) yaşıyorlarmış. Hepsi tek göz odadan ibaret, bazıları öylesine küçük ki üç kişi yan yana zor sığar. Nasıl yatacaklar? "Mutfak, yatak alanı, yaşama alanı hepsi o gördüğün tek göz" diye cevap veriyor bana. "Hayvanlar da chosa'nın içinde sahipleri ile birlikte barınır" diyerek ekliyor.
Aslında mekan boyutu bu denli küçük olmasa algılanması pek de zor bir durum değil. Çocukluk zamanlarım, üvey babaannemin yanında köyümün yaylasında geçirdiğim günler geliyor aklıma. Nihayetinde bizim yaylamız da tek göz odalardan teşkil evlerden oluşuyordu. Hem salon, hem yatak odası hem de mutfak olan bu mekanda iki-üç adet inekle birlikte geceliyorduk. Ben, ağabeyim, babaannem ve bazı zamanlarda yanımıza gelen amcam... Tuhaftır ki annem ve babamın o yayla evinde yanımızda geceyi geçirdiği bir gün yok hafızamda. Hatırlayabildiğim tüm görünümler taş evin taş duvarlarının yarıklarından ve daha da önemlisi ocak yerinin üstünde baca vazifesi görmek üzere düz toprak damda açılan kare biçimli delikten süzülerek içeri dolan ışık huzmeleri gibi… O huzmelere elimi tutardım. Beyaz ve avucumun içinde yuvarlaklaşan parlaklığı yakalardım. İneklere pek yaklaşmaz onlar içeride iken kapıda dururdum.
Chosalar her ne kadar yayla evlerine benzeseler de çok farklılar. Çok küçükler. Baktıkça acaba toprağın altında genişliyorlar mı diye sormaktan kendimi alamıyorum. Birbirlerinden metrelerce uzaktalar. Köyde tarlalarda orakla biçilen, yaba ve tırmıkla öbekler haline getirilip traktöre-kağnıya yüklenecekleri vakti bekleyen ekin yığınları bile daha yakındır birbirlerine. Yaylamız ise zaten bitişik nizam evlerden örülü bir mahalle gibiydi. Böylesine bir başına, böylesine derme-çatma gözükmüyordu.
Yol boyunca sürekli olarak lamalar, koyunlar ve eşeklerle karşılaşıyorsunuz. Tabii ki çobanları da yakınlarında… dikkatlice selamlıyorlar bizi. Chosaları geçtikten sonra birbiri ardına sıralanmış köylerden geçiş seremonimiz başlıyor. Karadeniz'de gördüğüm köyler gibi buradaki köyler de birbirlerinden uzağa kurulmuş evlerden oluşuyor. Arada sırada denk geldiğimiz kasabalarla görüntü tamamlanıyor. Dağların bitimleri ve ovalar kasabaların yurdu; dağların yamaçları ise köylerin.
Derin ve uzun bir kanyona paralel giderek devam ediyoruz yolumuza. Yol boyunca kıpkırmızı çiçekleriyle kaktüsler, kaktüslerin ardı sıra uzanan yeşillikler boyunca kimisi işinin gücünün derdinde, kimisi serilmiş çimlere siesta yapan yerliler... Kimisi umursamıyor aracımızı, kimisi ise merakla bakıyor peşimiz sıra.
Araba hareket halindeyken bir kaç fotoğraf çekiyorum. Louis istediğim anda durabileceğimizi söylüyor. Aslında hoş fikir inip biraz yürümek, ama yaklaşık bir buçuk saattir gidiyoruz ve daha ne kadar gideceğimizi bilmiyorum. Günümün çoğunu krater gölüne saklamak istiyorum.
Ve böylece yeni bir dağı döne dolana tırmanmaya başladık; o aynı siluetler, aynı görünümler arasından geçerek yol aldık. Güneşin bulutların izin verdiği her anda yakıcılığını tepemizde hissettirişi altında sonunda Quilotoa tabelasını gördüm. Zaten yer yer düzgün bir asfalt yer yer de savaş yaraları ile dolu stabilize bir yol konumundaki eğri büğrü çizgi de burada bitiyordu.
Aracımızı yolun bitiminde başlayan toprak zeminli futbol sahasının korner noktasına park ederek yürümeye başladık. Rüzgar üşümemize neden olacak denli sert, güneş ise yakıcı idi. İki insanın yan yana yürümesine izin vermeyecek genişlikteki yarıktan geçerek devam ettik yolculuğumuza. 30-40 adım bu yarığı geçmek için .. ve işte Quilotoa...
Dört tarafından dik ve yüksek tepelerle kuşatılmış olan krater gölü tüm ihtişamıyla aşağımızda duruyordu. Göle inmek için bir tek patika yol vardı. Nedendir bilmiyorum ama ilk başta inmek istemedim. Louis, şaşkınca bana bakıyordu. Göl bulunduğumuz noktadan destansı görünüyordu ve ben emindim; kıyısına indiğimde çekiciliğini yitirecekti. Yitirmek istemiyordum.
Kısa bir konuşma sonrasında inmeye ikna oldum. Dönüş yolculuğuna akşam 4.00'de çıkacaktık ve başkaca bir ziyaret yerimiz yoktu. İki saat geliş, iki saat dönüş dört saatte gölün etrafında dilediğince dolaşma şeklinde yapılmış program. Aşağıda geniş açı kullanarak iyi kareler yakalayabilirim düşüncesi ile kendimi motive ederek Louis'e "tamam" dedim.
Ve böylece Louis arabanın başına, ben de o tek patika yoldan döne dolana aşağıya doğru inmeye yollandık. İtiraf etmeliyim ki iniş yolunun kimi noktalarında, özellikle de kayalar arasından geçiş sağlayan koridorlarda ürpererek ilerledim. Sanki her an bir puma o kayalardan üzerime atlayacakmış hissi içinde, gözlerimi kayaların tepelerinden ayırmaksızın sürdürdüm inişimi. Bir yandan da iyi ki termal içlikleri giymemişim, çantamı hafif tutmuşum diyerek teselli buluyordum. Öyle ki ben inerken çıkış yapmakta olan iki turist kızın hali içler acısıydı. Sırtlarında kocaman çantaları, ayaklarını sürüye sürüye ilerliyorlardı (daha sonra düşündüğümde çıkışta bu şekilde yürümenin çok akıllıca olduğunu anlayacaktım. Çünkü nefeslerini kontrol etmelerini sağlıyordu)
Bir kez daha ispatlanmıştır ki iniş her zaman çıkıştan daha kolay ve daha hızlıdır. 15 dakikada kıyıya varmıştım. Düşündüğüm gibi: Daha az cazip... Fakat böylesi bir gölün kıyısında öğle yemeği yemek de büyük bir keyifmiş; anladım. Bir kaç fotoğraf, lamadan portre, ağacın gölgesinde serinlik, boğanın beni delen bakışları, benim boğanın bağlı olduğu ipin mesafesinin dışında olup olmadığıma dair hesaplarım, kısa bir kıyı yürüyüşü.. ve derken çıkış vakti...
İşin zor kısmına, güzelliğe ulaşmanın bedeline merhaba! Cotopaxi tırmanışımın bir tekrarı gibi gelişiyor her şey. Hızlı adımlarla başladığım tırmanış eğimin az olduğu kısa mesafe boyunca sorunsuz geçiyor. Gerçi turist kızlar gibi ayaklarımı sürümedim hiç ama onlar gibi süreklilik de arz etmedi tırmanışım. 20-25 metre boyunca atılan adımlar sonrasında 2-3 dakikalık soluklanmalarla... (Aslında bu benim tercihim değildi. alışkanlığımın sonucuydu. Yetersiz oksijen ve daha da yetersiz kondisyonun varacağı tek konak!) Tırmanışım sırasında karşılaştığım ve gülümsemelerle selamlaştığımız turist çifte içimden "ben sizi tırmanırken de görürüm" demekten alamadım kendimi. Böylece 15 dakikalık patika artık bir saatten daha uzun süren patikaya dönüşür. Bana çok hoş bakış noktaları ve çekim açıları sunmasını bedelini zorluğuyla ödetmiştir. İki yerli çocuğunu, atlarını göl kıyısına indiren yerliyi ve gölün kenarında bana serinliğini veren yalnız ağacı bu açılarla yakalayıp fotoğrafladım.
Louis'in yanına vardığımda daha gezip gezmeyeceğimi sordu. Neticede hala vaktimiz vardı. Gezeceğim. Ancak nereye? Bir kenarı göle bakan ve gölü kuşatan sarp tepelerin zirvesince dolanıyor izlenimi veren patikaya çevirdim adımlarımı. Güzel bir yoldu. Ne var ki karşılaştığım her yerlinin avuçlarını uzatarak para istemesi ve üstelik çok fazla ısrarcı olmaları insanı ziyadesiyle boğan bir durum. Hele ki bir de fotoğraflarını çekmişseniz artık yaşadığınız eziyete ısrar diyemezsiniz. Üstümde bozuk para yoktu. Olsa bile vermem doğru bir tutum olmazdı. Çünkü bir kere para verirsem bir tanesine, tüm köy ardıma düşerdi. Isrardan usananın yolu kısa olurmuş. Geriye köy içinde kısa bir tur ve sonrasında ellerim cebimde, başım önümde arabaya dönüş kalıyor.
Saat henüz öğlen sonrası olmasına rağmen dönelim diyorum Louis'e. Daha gezecek bir şey yok ve geliş yolumuzdaki enstantaneler zihnime doluyor. Manzaranın, yerlilerin, hayatların seyrine dalarak dönüyoruz.
Dönüş yolunda karşılaştığım en ilginç olay okul çıkışı evlerine dönen çocukların görüntüleri oluyor. en büyüğü 12-13 yaşlarında olan bu çocukların halleri Türkiye'deki köy okullarının hikayelerine benziyor. Bir köyden bir köye 3-4 km, belki de daha uzun bir yol... Hani benim ülkemde de özellikle kışları gazetelerde boy boy yer alır ya haberleri; Her gün 5 km yürüyerek okuluna giden çocuğun başarı hikayesi... ya da tersine o hikayedeki hüznün, hüzün dolu bir şarkı eşliğinde kelimelere dökülmesi.. İşte öyleler. Oysa bu konudaki en güzel sözü Galeano söylüyor:
"Yoksulluk hakkında konuşmaktan en çok hoşlananlar entelektüellerdir"
Benim gördüğüm çocuklar bir yoksulluğun hüzün dolu ezgisi eşliğinde yürümüyorlar. İhtimaldir ki bunu düşünmüy0rlar bile. Bu ülkede en alışıldık durum yoksulluk. Kırda, okula gitmek uğruna asfalt yol boyunca 3-5 km yürümek sadece bir alışkanlık... Geriye kalan çocuksu oyunlar... Araba yoluna, arabalar için çok tehlikeli olabilecek taşları yuvarlamak, şakalaşmak, arabalara el sallamak... Ve arabadakilere, bana bir umut bir hayal bırakmak...
Bu öyle bir umut ve öylesine bir hayaldir ki farkında olunmayanın farkındalığı, farklılıkların sentezi, hüznün tebessümüdür.. Hani o bildiğimiz çocuksu, saf tebessümler...
"Bir gün mutlaka"
...

Kimi İsimler
Sebastian de Benalcazar (Conquistador)
Antonio Sucre
Eloy Alfaroy
Simon Bolivar
Ruminyahui
Huayna Capac
Miguel de Santiago (Ressam)
Jaime Zapata (Ressam)
Espino blanco - Espino negro (Kaktüs türü)

18 Ağu 2009

LATİN AMERİKA İZLENİMLERİ

Epigraf:

Aslında bir kişi eyleme geçtiği, iradi bir çaba gösterdiği ve ‘önceden kestirilen’ bu sonuca somut katkıda bulunduğu ölçüde bir şeyleri önceden kestirebilir. O halde tahmin yürütme kendini bilimsel bir bilme eyleminde değil, gösterilen çabanın soyut ifadesinde ve ortak bir irade yaratmanın pratik biçiminde açığa çıkarmaktadır.”

Antonio Gramsci




Bu yazı 2008 yılı içinde yaptığım ve altı ay süren Güney Amerika seyahati sonrasında Yol dergisi’nden yoldaşların röportaj talebi sonucu hazırlanmıştır. Soru-cevap şeklinde tasarlanan dizin, daha uygun olacağı düşüncesiyle tarafımdan makale düzeninde biçimlendirilerek yanıtlanmıştır. Güney Amerika’nın bugününe dair izlenimlerden hareketle toplumsal değişim mücadelesi açısından derinleştirilmesi gereken birkaç başlığa değinmek kaygısındadır.

KITANIN ÖNEMİ:
Latin Amerika’nın politik/ekonomik tarihi kendisine has öznellikler ve deneyimlerle dolu bir tarihtir. Buna sebep 1492’de Kolomb ve beraberindekilerin kıtaya ayak bastıkları andan itibaren orijinal bir ekonomik altyapının şekillenmeye başlamış olmasıdır. İlkel, köleci, feodal ve nihayetinde kapitalist toplum şeklindeki klasik paradigma, Yeni Dünya açısından geçerli değildir. (Ayrıca bu paradigmanın Avrupa açısından da ne derece geçerli olduğu, tartışmaya açık bir konudur). Bir yanda yerli halkın ve Afrika’dan gemiler dolusu getirilen insanların köle prangalarına bağlanması, diğer yanda büyük çiftliklerde (Hacienda) hüküm süren serf/derebeyi ilişkileri ve şehirlerdeki kapitalist ticaret ağı, XIX. Yüzyıl sonlarına dek kıtada iç içe var olmuştur. Potosi maden bölgesinin, Brezilya, Küba veya Kolombiya’da şekerkamışı tarlalarında çalıştırılan kölelerin, ya da Buenos Aires ve Lima gibi liman şehirlerinin hikayelerine baktığımızda bu durum oldukça net biçimde açığa çıkıyor. Kaldı ki bugün bile gelişkin kapitalist yapılarına rağmen kıta ülkelerinde sömürgeci ekonominin kalıntıları mevcuttur. Bolivya ve Brezilya’daki topraksızlar ile, Kolombiya’da yürüyüşe geçen köylülerin talepleri incelendiğinde henüz tedavülden kalkmamış pre-kapitalist üretim ilişkilerinin kapitalist üretim ilişkilerine eklemlenerek sürdürdükleri yaşam da kendiliğinden görünür hal alıyor.

Güney Amerika ekonomisinin şanssızlığı Kolomb zamanındaki medeniyetlerin (İnka, Maya ve diğerleri) gümüşü Ay’ın, altını ise yaşamın ve inancın merkezine oturttukları Güneş’in ter damlaları sayan kültürlerinde başlar. Francisco Pizzaro’nun karşılaştığı ilk İknalar konuklarına uluslarını yüceltmek adına altından yapılma (var olmayan) tapınaklardan dem vurduklarında felaketlerini çağırdıklarını bilemezlerdi. Altın ve gümüş yağması ile başlayan süreç, bütün tabi kaynaklara (ki yerli halk ile bir tür deniz kuşunun yüksek kalitede gübre niteliği taşıyan pisliği de buna dahildir) el konulması şeklinde gelişir. Sonuçta kıta, ilk etapta Avrupa’da yeşermekte olan kapitalizme sermaye ve hammadde teminini sağlayan başlıca bölge olacak, sonrasında ise emperyalist üretim ilişkileri ağında mahvolmaya devam edecektir. Öyle ki Arjantin derileri neredeyse yok pahasına Avrupa ve Amerika bandıralı gemilere yüklenecek, aynı gemiler bu derilerden işlenmiş eşyaları fahiş fiyatlarla satmak üzere topladıkları yerlere geri getireceklerdir. Ve yine öyle ki, ülkesini kalkındırmak adına ithal ürünlere vergi ve kota koyan Paraguay 1865’de ‘halkı diktatörlükten kurtarmak’ amacını güttüklerini söyleyen üçlü ittifakın saldırısına uğrayacak, ve bu savaşta Paraguay yetişkin erkek nüfusunun neredeyse tamamı öldürülecektir.

Ekonomik altyapıdaki özgünlük ve bağlamında sömürü ağının sıkılığı ile sürekliliği, dolayısıyla politik üstyapıda da yansımasını bulur. Politik arenaya baktığımızda karşımıza keşfin başlangıcından bugüne, sömürüye paralel kesintisizlikle devam eden bir mücadelenin (ki bu mücadele temelde sınıfsaldır) tarihsel seyri çıkar. Bu tarihsel seyri kabaca üç ana döneme ayırabiliriz:

1. 1492 ile 1800’lü yılların başlangıcına karar süren dönem: Yerli halkların ve kölelerin İspanyol Conquistadorlara (Fatih) karşı yürüttükleri isyan hareketlerine sahne teşkil eder. Ok ve yay, tüfek ve kılıca karşı amansız savaşında kısa erimli zaferler almış olsa da genellikle yenilgilere uğramıştır. Kimi isyanlar onlarca yıl kimisi ise birkaç ay sürmüş, lakin bastırılan bir isyanın ardından yenisinin çıkışı çok gecikmemiştir. Şili’de Aracauno’lar, Ekvador’da Ruminahui, Peru’da Tupac Amaru, Bolivya’da Tupac Catari, Brezilya’da ormana kaçan kölelerce kurulan Palmeras Federasyonu bu dönemin başat isim ve olgularındandır.

2. 1800’lü yıllar: Özellikle kreollerin (Güney Amerika’da doğmuş Avrupa kökenliler) Fransız Aydınlanma Felsefesi ve devriminin etkileriyle biçimlendirdikleri ulusal bağımsızlık savaşlarının yaşandığı yıllardır. ‘Güney Amerika bu topraklarda doğanların özgür vatanıdır’ paralosıyla silahlar kuşanılmıştır. Simon Bolivar Kolombiya, Ekvator, Peru (Bolivya dahil) ve Venezüella’yı kapsayan Büyük Kolombiya Federasyonunu kurarken, aynı zamanda kıtadaki İspanyol egemenliğine de resmi olarak son veren kişidir. Küba’da Jose Marti, Uruguay’da Jose Artigas, Bolivya’da Sucre ve daha pek çok isim eşitlikçi, bağımsız bir ülke adına sömürgeci ve oligarşik iktidarlara karşı bu dönemde savaştan savaşa yol almışlardır.

3. XX. yüzyılla birlikte ise sınıfsal özgürlük mücadeleleri arenanın merkezini tutar. Zapata, Sandino, Castro sadece ülkelerinde devrime önderlik eden isimler değillerdir. Adları ile anılacak olan politik stratejileri ve düşünceleri de tarih sahnesine işlemişlerdir. Benzer şekilde Uruguay’da Tupamarolar şehir gerillacılığı yaklaşımını yeni bir deneyim olarak geliştirirler. Arjantin’de Peron, Şili’de Allende, Ekvador’da Alfaro gibi halkçı ve/veya sosyalist iktidarlar kıta çapına yayılmış mevcut devrimci mücadelelerle bağlaşık yaşamış ve böylece kıtaya büyük bir tarihsel miras bırakılmasını sağlamışlardır.

Meselenin finans-kapital tarafında ise sürece darbeler ve ekonomik ambargo’dan kontrgerilla savaşına kadar pek çok karşı tepki ile cevap veriş vardır. Uluslararası sermaye, sınıflar savaşındaki yeni politik yönelimlerini ilk uygulama alanı olarak çoğu kez Latin Amerika’yı seçmiş ve buradaki sonuçları üzerinden globalleştirmiştir.

Günümüzde, kimi eski illegal siyasetlerin legalist sol yapılar ile ittifakları yoluyla seçimleri kazanmaları (Uruguay, Ekvador, Bolivya, Venezüella) Kolombiya’da Las Farc’ın sürdürdüğü gerilla savaşımı ve en belirgini Brezilya’daki Topraksız Köylü Hareketi (MST) olan yeni bir orijinalite üzerine kurulu meşruiyet eksenli örgütleri ile kıta büyük bir mücadele mozaiği olma konumunu sürdürmektedir.

Ve bu mozaiktir ki sosyalist bloğun 1989 da başlayan parçalanması sonrasında gerileme yaşayan mücadele içindeki kitlelere moral motivasyon olmaktan öte anlam ve güce sahiptir. Deneyimler öznel de olsa çıkarsamalar globaldir. Bu çıkarsamalar Paulo Freire’nin eleştirel pedagoji üzerine teoremlerinden MST’nin topraksız köylülüğe yaklaşımı ve üretim kolektifleri uygulamalarına, yasal ve silahlı savaşımın sentezinden sosyalizme geçiş problemlerine kadar geniş bir yelpaze içerir. Lakin bu noktada özellikle belirtmek isterim ki olabilecek en son çıkarsama Latin Amerika’nın mücadele zenginliğini ululaştırmak ve kopyalamak olabilir. Neticede sosyalizm yolu bir etkileşimler ve birikimler yoludur. Ve her birikim ancak kendi öznelliklerimizle bir sentez dahilinde içselleştirilirse bir birikim olabilir.

KÜLTÜREL ETKİLER
Kıtayı anlayabilmek için kavranması gereken üçüncü olmazsa olmaz ise kültürel farklardır. Ekonomik-politik güzergahın hem belirleyicisi hem de belirleneni olan kültür alanında kıtaya haslıklara baktığımızda ilk elden göze çarpan nitelikleri birkaç başlık içinde toplayabiliriz:

1. Güney Amerika insanı ülke kimliğinden önce kıta kimliğini taşımaktadır. Uzun analizlere girmekten imtina ederek durumu özetlemek gerekirse öyküsü Brezilya’daki gemi yolculuğum esnasında geçen bir sohbetin içeriğini anlatmam gerekecektir. Sohbet arkadaşım basit bir soru yöneltmişti. Dedesinin İngiltere’den Brezilya’ya göç etmiş siyah tenli bir İngiliz, annesinin ise Bolivyalı bir yerli olduğunu belirttikten sonra ‘sence benim ırkım ne?’ diye sormuştu. XIX. Yüzyıl ortalarına kadar İspanyol ve Portekiz hegemonyaları altında yaşayan yerli halk, siyahiler ve Avrupa kökenliler böylece ortak bir kıta tarihinde buluşmuş, ortak tarihin özneleri olmuşlardır. Kıta genelinde İspanyolca ve Portekizce dışında dillerin konuşulmaması bu noktada önemlidir. Diğer bir örnekte, Venezüella’da Tacaqua mahallesinde sosyalist bir grubun yaptığı etkinliği izlemiştim. Etkinlik kapsamında iki duvara mahallenin çocuklarının da gönüllü katılımıyla Devrime atıfta bulunan resimler yapılacaktı. Grup lideri Kolombiyalı, diğer üyeler iki Arjantinli, iki Şilili, dört Venezüellalı ve bir Türk’ten ibaretti. Burada İspanyol iç savaşındaki Enternasyonal Tugaylar benzeştirmesini yapmak yanılgı olur. Ernesto Che Guevara’nın Arjantin’de başlayan, Küba devriminin önderlerinden biri haline gelişi ile devam eden ve Bolivya’da son bulan yaşamında sembolize olan tavır Latin Amerikalılığa dair bir tavırdır.

2. İspanyollar kıtaya sadece engizisyon yollu baskı ve yağma getirmemişlerdir. Akdeniz kültürünü de taşımışlardır. Ve bu kültür kıta halklarının görenekleri ile birleşip yepyeni kimliğe kavuşmuştur. Katolik inancın aldığı biçim ve 1960 larda şekillenmeye başlayan Kurtuluş Teolojisi adlı oluşum bu bağlamda oldukça önemlidir. Başpiskopos Oscar Romero’nun “Adalet tıpkı yılanlar gibi sadece çıplak ayaklıları ısırıyor” sözünde özetini bulan ve Katolisizm ile sosyalist düşünüşü bağdaştırmaya çalışan bu oluşum Nikaragua, El Salvador ve Brezilya’da hatırı sayılır etki yaratmayı başarmış hatta kimi dönemlerde toplumsal muhalefetin önderliğini elinde tutmuştur. Gerilla hareketine katılan din adamları veya taban cemaatleri örgütlenmesi ile yoksul mahallelerde kurulan dayanışma ağları Vatikan’ın son kalesinin Vatikan’a karşı işlediği en büyük günah konumundadır. Yakın zaman önce Paraguay’da seçimleri kazanan solcu lider Fernando Lugo eski bir psikopostur ve geleneğin devamına dair bir göstergedir. Ve bu gelenek “din hakın afyonudur” sözünü en azından kıta için yeniden değerlendirmeyi gerekli kılmaktadır.

Denilecektir ki dünyanın her yerinde komünist olmuş imamlar, rahipler, hahamlar vardır. Lakin sorunumuz kişilerin dönüşümü değildir. Bir inanç kurumu ve Althusser’in tabiri ile söyleyecek olursak erken dönem kapitalizm boyunca devletlerin başat ideolojik aygıtı olan bir kurumun iç yapısındaki dönüşümdür. Dindarlığın yüksek boyutta olduğu kıtada kilise görevlileri üzerinden başlayan ve kurumsallaşan teoloji, sosyalist hareketlere 1960 dan 1980 lerin sonlarına değin büyük bir altyapı desteği sunmuştur. Kültürel farklılık göz önüne alınmadan bu gelişim açıklanamaz.

3. “Söz ayrıştırır, eylem birleştirir”. Güney Amerika çıkışlı olan bu cümle, güneyin yaşam tarzını da oldukça iyi ifade etmektedir. Fidel Castro’nun Sierra Maestra’ya ulaştığı gün pek çok talihsizlik ve acemilik sonrasında nerdeyse tüm cephaneyi ve yoldaşlarının büyük kısmını kaybetmiş olmasına rağmen buluşabildiği 11 kişiye ve elde kalan birkaç silaha bakıp “artık zafer kesinlikle bizimdir” demesi salt bir inanç ürünü değil, eylemciliğin birleştirici gücüne vurgudur aynı zamanda. Benzeri örnekleri aramak gerekmez çünkü her yerde kolaylıkla karşımıza çıkarlar.

Venezüella’da duvar resmi yapma eyleminde ekibin temel düşüncesi mahalle çocuklarının boyama işine katılımını sağlamak idi. Nitekim düşündükleri şekilde gerçekleşti her şey. Çocuklar konturları çizilmiş figürleri büyülü bir oyunmuşçasına boyamışlar, eylemciler ise beraberlerinde getirdikleri biraların da yardımıyla mahalle halkı ile şen mahalle sohbetlerine girişmişlerdi. Bu sohbetlerde politik gündem yerine ağırlıklı olarak gündelik hayata dair bilindik sohbetler ve şakalaşmalar söz konusuydu. Nedenini sorduğumda aldığım cevap gayet basit olmuştu: “Bu sayede biz onlardan biriyiz ve onlar da bizden biri…” Diğer bir örneği ise Arjantin Rosario’da yaşadım. şehrin yoksul mahallelerinin birinde sosyalist bir grup tarafından kurulmuş olan dernek evini ziyarete götürüldüm. Programda mahalle çocukları için okula yardımcı ders eğitimi vardı. Binanın içinde eğitim, dışında ise mate (Arjantinlilerin çok sevdiği bitki esaslı bir içecek) eşliğinde sohbet vardı. Ve her iki örnekte de en dikkat çeken nokta sosyalist grup ile mahalleli arasındaki öncü/kitle, şef/cemaat vb. statülerdeki ayrımın hissedilmemesiydi.

Böylesi bir organik birleşim, tabiiyet ilişkilerinden yoksunluğu oranında bireysel ve kurumsal gelişimin sağlam dayanaklarla örülmesinin de önünü açmaktadır. Şefe bağımlılık yerine özgür iradeye dayalı birlik; maniple eden taşıma bilinç yerine, gereksinim duyan, içselleştirilen bilinç, belirlenim yerine ortaklaşa belirleyiş… Fakat bu tarzın göz ardı edilmemesi gereken ciddi bir sorunu da bulunmaktadır. İradi değil, kendiliğindencidir. Ve bu yönü nedeniyle gerek kişisel gelişimi gerekse grubun sürece müdahale yeteneğinin gelişimini belirsiz bir zamana bırakır. Hele ki kapitalist ideolojinin toplumda “akıl tutulması” yaratma yeteneği ve hızı düşünüldüğünde, kendiliğindenci tarzlar büyük bir soru işareti oluşturur. Günümüzde yakaladıkları şans, rüzgarın soldan esmesinden ve büyük bir tarihsel geçmişin üzerinde yol almalarından ileri gelmektedir.

4. Adını hatırlamadığım bir kitapta okumuştum. Latin Amerika’da yürütülen toplumsal mücadelenin niteliklerini kavrayabilmenin Latin popülizmini kavrayabilmekle mümkün olabileceğini yazıyordu. Öncelikle belirtmeliyim ki doğruluğunu altı aylık yolculuğum süresince karşılaştığım pek çok olayın bana ispatladığı bu önerme, Türkiye’deki popülist tavırdan oldukça farklı niteliklere işaret eder. Dolayısı ile klasik kalıplar içinde, önyargılı yaklaşımlardan arınılarak incelenmeli, bir yaşam dinamiği olarak kavranmalı ve böylece anlaşılmaya çalışılmalıdır. Sanırım Chavez’in konuşmalarına kabaca bir bakış, bahsi geçen farkı gözler önüne sermesi bakımından yeterli olacaktır.

Bilindiği üzere Chavez politik vurgularının merkezine ABD karşıtlığını oturtur. Birleşmiş milletler toplantısında Bush’a yönelik olarak “Şeytan dün buradaydı” demesi pek çoğumuzun hala aklındadır. Bununla yetinmeyip “düşmanımın düşmanı dostumdur” yaklaşımıyla ABD karşıtı liderlere ideolojik savunuları her ne olursa olsun kucak açar. (ki pek çok mitingde Chavez posterlerinin Ahmedinejat ya da Usame Bin Ladin gibi isimlerin yanı sıra taşınması kimi çevrelerce yanlış şekilde Kıtada siyasal islamın yükselişine yorumlanmıştır.) Son noktada da ülkedeki finans oligarşisine karşı söylemleri oldukça sert ve kışkırtıcıdır.

Bütün bu üslubun özeti yüzyılların tekrarı somut hedefi yeniden ve yeniden göstermektir. İspanyol conquistadorlar (fatih) ilk yabancılardı ve yıkımın ilk başlatıcıları oldular. Her şeyi alenen yaptılar. Sonrasında gerçekleşen ABD işgalleri (Meksika’da, Nikaragua’da, Küba’da), Onyılları bulan diktatörlük dönemlerinde ya da darbelerin hazırlanışında verilen destek yine alenendi. Ülkedeki büyük tarım sahalarında, madenlerde ve fabrikalarda yaşanan kıyımlar (Şili’de nitrat işçilerinin taranması, Kolombiya’da muz plantasyonlarında gerçekleşen grevin kıyımla sonuçlanması, Potosi madenlerinde yaşanan katliamlar vd.) ABD’den aldıkları desteği gizleme gereği duymayan yerli finans oligarşilerinin işi idi.

Türkiye’de emek-sermaye ilişkilerini ve sömürü mekanizmalarını izah böylesi bir tarihsellikten yoksun olduğu için görece daha zordur. Orta sınıf umutları hali hazırda canlıdır. Oysa Güney açısından problemin bu basamağını atlamak hedefi tanımlayabilme açısından bir sorun teşkil etmez. Bu nedenledir ki 1970 lerde suni denge ve şehirlerin kuşatılmışlığı teorileri ülkemizde soyut bir olgu olarak kavranılmaya çalışırken kıtada basit bir gerçeklik olarak ifadesini bulmuştur. Ve bu nedenledir ki Chavez ezilenlere seslenişte geleneğin günümüzdeki mirasçısı konumundadır. Yaptığı iş kalıtsallaşmış öfkeye rehberlik etmektir. Gringo kelimesinin bir küçümseme sıfatı olarak kullanıldığı, arkadaşlıkların amigo kelimesi ile dillendirildiği bir kıtada bu yönlü bir pragmatizmin duyguları harekete geçirmemesi söz konusu değildir.

SOSYALİZM RÜZGARLARI
Zapatist hareket Meksika’dan çıkıp dünya gündemine oturduğunda Sosyalizmin ölümünü ilan eden çanlar henüz dinmemişti. Belki ilk başlarda kimi çevrelerce genel geçer bir kalkışma olarak yorumlanmıştı bu hareket. Ne var ki ardı sıra gelen gelişmeler küresel bir ilgiyi yavaş yavaş yeniden kıtaya yöneltti. Hugo Chavez, Evo Morales ve Rafael Correa’nın açıktan sosyalizme yürüyüş vadeden iktidarlarını Şili, Arjantin, Uruguay ve nihayetinde Paraguay’da sol eğilimli yapıların seçim zaferleri izledi. Kolombiya’da Las Farc’ın etkinliği azalmaksızın devam ederken, Brezilya’da Lula da Silva’nın işçi partisi sağa doğru çark etse de MST, toprak işgalleri, üretim kolektifleri, kolektif üniversiteler gibi atılımlarla sosyalist mücadeleye yeni ufuklar kazandırdı. Bu gelişmelerin doğal sonucu olarak büyük medya kuruluşları dahil pek çok yazı ve yayında Latin Amerika’da yükselen yeni bir sol dalgadan bahsedilmeye başlandı.

Ve ilk yanılsama da böylece bu bahis paralelinde oluşturulmaya çalışıldı. Meseleyi sistem içi sınırlar çerçevesinde ele alan yaklaşımlarda “yükselen sol dalga”nın da sistem içi özellikleri ön plana çıkartıldı. Süreç, bir yönüyle Bush yönetimi ile sembolize olan neoliberal saldırıya verilen tepkilere indirgendi. Dalga mefhumunun burada kullanılmış olması anlamlıdır. Çünkü kabraış ve coşkunluğun yanı sıra genelgeçerlik ve sönümlenişi de ifade eder. Neticede Güneyin tarihi bu türden kalkışmaların, darbeler, diktatörlükler ya da Peru ve Kolombiya’da olduğu gibi süreklileştirilmiş sağ iktidarlar aracılığıyla dizginlenişlerinin tarihi değil midir? Küba bir istisna olarak bu genel yargıyı bozmaz. Böylece yükseliş, kitleler nezdinde neoliberal saldırılara sistem içi umut vaat etmenin bir aracına dönüştürülerek hem saldırıya karşı savunma refleksi kırılmaya hem de umutsuzluğun tehditkar bir seyre yönelmesi önlenmeye çalışılır.

Sol yelpazede ise hataya ekseriyetle durumu bir ajitasyon aracına indirgemek suretiyle düşülmektedir. Evet Latin Amerika’da rüzgarın soldan estiği doğrudur ve bir müddettir bu bayrak güçlü şekilde dalgalanmaktadır. Lakin bayrağı dalgalandırırken yaşanan çelişkiler, sarfedilen çabalar ve karşılaşılan zorluklar göz ardı edilirse bayrağın hafiften aşağı kayması halinde elde birikim namına bir şey kalmayacağı gibi yeni bir sol yükselişi beklemek çaresizliğine de düşülecektir. Ajitasyon ile propaganda arsındaki dengeyi ajitasyon lehine sıklıkla ihlal eden genel devrimci geleneğimizin 1989’da sosyalist bloğun çöküşü sonrasında yaşadığı kaos kanımca bu duruma güçlü bir göstergedir.

Dalgalanan bayrağa bakarken bir yandan da o bayrağı dalgalanmak adına yaşadığı güçlükleri ihmal etmemeye birkaç örnek vermem gerekirse sosyalizm hedefini resmen ilan etmiş üç ülkeyi ele almak yeterli olur. Bu ülkeler Venezüella, Bolivya ve Ekvator’dur. Ve her üçünde de iktidarların başını ağrıtan sağ kliklerin yoğun bir karşı faaliyeti söz konusudur. Venezüella’da en zengin birkaç eyalette sağcı valiler seçimi kazanmışlardır. Bolivya’da Santa Cruz kliği olarak bilinen ve yine en zengin eyaletlerin valilerinden oluşan grup otonomi isteğiyle başlattıkları eylemlerde katliamlara varan provokasyonlar örgütlemiş ve nihayetinde Morales’i kendileri ile anlaşma masasına oturmak zorunda bırakmışlardır. Ekvator’da ülkenin en büyük şehri ve ekonomik başkent konumundaki Guayaquil’in valisi olan Jaime Nebot, bu ülkede bulunduğum dönemde Rafael Correa’ya karşı düzenlediği mitingde Ekvator tarihinin en yüksek katılımını sağlamıştır. Amacı Guayaquil’i başkent yapabilmek ve bu sayede ekonomin kilit noktalarını ele geçirmektir.

ABD bir yandan bu karşı devrimci oluşumlara sınırsız destek aktarımı yaparken diğer yandan İsrail ile birlikte Kolombiya ve Peru’nun sağcı iktidarlarına esirgemediği askeri yardımlarla bölgeyi kontrol altında tutma çabasındadır. Las Farc’ın efsane liderlerinden Raul Reyes’in Kolombiya askerlerince Ekvator sınırı geçilerek yapılan operasyonda öldürülmesinde ABD istihbaratının verdiği bilgiler ben Kolombiya’da iken bütün gazetelerde ana sayfa haberiydi. Keza bu olayın ardından Venezüella ve Ekvator’un Kolombiya ile yaşadığı krizde (İki ülke Kolombiya büyükelçilerini kovmuş, misilleme olarak Kolombiya hükümeti sınır kapılarını kapatmıştı) ABD, gerilla kamplarına izin verdikleri gerekçesi ile Venezüella ve Ekvator’a terörist ülkeler payesini yapıştırmakta gecikmemişti.

Sonuç itibarı ile iktidara geldiği anda ilk icraatlarından biri ABD askeri üslerini kapatmak olan Correa’nın Sağcı medyanın saldırılarını bertaraf etmekte (Ya da bu kuruluşları kapatmakta) zorlanan aynı Correa olduğunu bilmek zorundayız. Her iki tavırda da farklı dengeler ve hesaplaşmalardan geçildiğini umursamadan bir uygulmayı göklere çıkarıp diğerini en iyi ihtimalle görmezden gelişimiz ne bize ne de mücadelemize katkı sağlayacaktır.

Şurası muhakkatır ki Latin Amerikanın bugününde rüzgar güçlü bir biçimde soldan esmektedir. Lakin bu ne yükselen bir dalgadır ne de kesin bir zafer. Sosyalizm savaşı yükseliş ve alçalışlarla tanımlı konakları olan kesintisiz bir savaştır. İktidarı ele geçirmekle bitmediği gibi asıl zorlukları bu aşamada başlar. Çünkü artık savaşımınız yeni bir cepheyle genişlemiş olur. Eski iktidar sahipleri henüz vazgeçmemişlerdir, onlar tarafından inşa edilen ideolojik mekan ve aygıtların eşitlikçi bir yaşam örecek şekilde dönüştürülmesi ya da yıkılıp yeniden inşası gereklidir. Kıtanın kimi ülkelerinin geldiği konak bu zor aşama ise kimilerininki de bu aşamaya yakınlığı tartışılır vaziyetlerdir. Ve gelinen konakta dünyaya etkilerini sunmakta, dünyadan etkilenmeye devam etmektedirler. Görev bu etkilerden beslenip besleyebilmek adına yürümeye devam etmektir.


Ergün ŞİMŞEK
Mayıs 2009/ Yol dergisinde yayınlanmıştır

17 Ağu 2009

EKVADOR: "ÇEMBER YUVARLAK DEĞİLDİR" *





“Quid rides? Mutato nomine, de te fabula narratur”(Ne gülüyorsun? Değişik isimlerle anlatılan, senin hikayendir)Horatius





Ve nihayet yeniden Quito’dayım. Bu şehirden başlayan yol, yine burada bitiyor. Hiçbir şey ilk karşılaştığım anların görünümünde değil. Oysa her şey bıraktığım yerde duruyor. Denilecektir ki, uzun yollar, bilinmeze yapılan o yolculuklar değiştirir insanı. Biraz eksiltir biraz arttırır. Öyleyse bu göz, o eski göz değil. Ben değiştim ve benimle birlikte değişti her şey; biraz azaldı, biraz fazlalaştı…

İspanyolca ilk kelimeleri Quito’da öğrenmiştim. Yabancı ve ürkekti bakışlarım. Latin Amerika’da pek fazla örneği bulunmayan gotik üslupla inşa edilmiş Basilica del Voto Nacional’i hayranlığımı saklamadan dolaşmış, Panecillo’ya yoksulların barriolarından yürüyerek gitmiş, korkuyu yaşamıştım. Dağlar ve tepelerle çevrili bir ovaya kurulmuş olan Quito’da Tepelerden birinin zirvesinden şehre bakmaktadır devasa boyutlara sahip Kutsal Bakire heykeli. Burası El Panecillo’dur. Eteğine yoksulların barrioları (mahalle) tutunmuştur. hiçkimseliğe mahkum edilmişlerin mahallelerinde yalnız dolaşmaz hiç kimse. Tek başına yürümeye kalkışmıştım. Yaşlı bir Ekvador’lu uyarmasaydı hayatımın en zor anlarından biri ile yüz yüze kalacaktım.

Her anlamda İki kutba ayrılmıştır kent. Dağların yamaçları yoksun, ova zengindir. Eski Quito isimli bölgede sömürge tarihi yaşar, yenisinde yirminci yüzyılın Ekvador’u. El Ejido parkında kızılderililerin el sanatlarını sergiledikleri bir pazar bulunur; Panecillo’nun yamacındaki parklarda bedenlerini sergileyen hayat kadınları… Ve her anlamda çelişkili birliktelikler yumağıdır kent. Eski şehirde her sokağın başlangıcı ve bitiminde bir kilise vardır. Mimarileri göz alıcı zenginliklerle doludur. Altın işlemeli barok süslemeler, mozaik kubbeler, kimisi siyah derili, kimisi yerli ve kimisi de beyaz İsa heykelleri, aziz ikonaları ve biri diğerinden güçlü orijinal tablolar… kapılarında ise dilenciler ordusu avuç açar. Diğer yandan El Ejido parkının voleybol sahasında maç asla bitmez. Herkes ekonomik gücü oranında iddiaya girer. Yanı başlarındaki çimler kağıt oyuncularının sahasıdır. Ve her iki ekibin seyircisi boldur. Seyircilerin ardında ise evsizler ağaç diplerini ev bellemiştir. Kaldığım hostalın yakınlarındaki bir duvarda okumuştum. Şiir sokaktadır (La poesia esta en la calle) yazıyordu. Haklıydı. Quito’da şiir, kelimenin gerçek anlamıyla sokaktadır.

Kıta yerlilerinin bütün öğretilerinde temel öğe ‘eski yollara’ ulaşmaktır. Nedir eski yollar ve neden ulaşılmak istenir? Onlar başlangıcı olanın bitime yazgılılığını kavramışlardı. Ve her bitim sadece yeni bir başlangıcın ilk basamağıydı. Deneyimle güç kazanmış kimlikte, daha güçlü bir yenilenme adına dönülmeliydi ilk basamağa. Sürekli tazelenmeliydi benden; parçası olduğu tabiat gibi… Eski yollara ulaşmak bir tazelenişti.

Cotopaxi yayvan bir dağ. Yalnızca son 2000 metresi güçlü nefesler gerektiriyor (5897 mt’dir). Rehberimiz Don Marcelino güleryüzlü bir yerli. Sisin dağılması için büyü yapıyor, şifalı bitkileri tanıtıyor. Birkaç hatıra yaprak almak istediğimi söylediğimde ağacı incitmemeye özen göstererek koparıyor. Arkadaşı olan şaman ansızın elini karnıma doğru tutup bir şarkı mırıldanıyor. ezgisinde büyü taşıyan sözleri anlayabilmeyi isterdim. Hepsi bir anlık şaşkınlık ve mutluluk… Tırmanışa geçiyoruz. Dünyaya bulutların üzerinden bakmak tarifsiz bir duygu. Cotopaxi canlı bir volkan. Epeydir karların altında uyuyor. Ne var ki uyandığında tüm hayatı yenileyecek. Bunu herkes biliyor.

Quilotua ölü bir yanardağ ağzına yerleşmiş destansı bir güzellik. Kıyısında yoldaşı ağaç duruyor. 3900 mt rakımdaki bu masmavi göl hergün onlarca misafiri ağırlıyor. Ağacın gölgesinde öğle yemeği, lamalar ve yerli çocukları ile hatıra fotoğrafları, kratere iniş onbeş dakika ama çıkış bir saati aşacak. Geç kalmamak gerek. Lakin yürek terk edişe yanaşmıyor. Quilotua gökyüzü ile yeryüzü arasına serili bir şarkı. Gören yürekleri, toprağı ve ölü bir volkanı tazeliyor.

Madem ki her yol, başlangıca idi ve madem ki her ilk, kendi sonuna gebe idi; öyleyse ne ilk vardı ne de son. Dünya başlangıcı ve bitimi bulunmayandı. Bir çemberdi eski yollar. Yeni Dünya’nın yerli kavimleri sarmalı keşfetmemişlerdi. Dolayısı ile bu kavramdan yoksundular. Aslında bütün öğreti sarmalı açıklıyordu ama onlar çember diyorlardı. Çünkü biliyorlardı ki yola bir son tanımlamak yolsuz kalmaktır. Yürümeyi sürdüren ise, bir sonraki adımında bir önceki adımındaki insan değildir. Neticede “değişmeyen tek şey değişim”1di.

Huayna Capac İnka topraklarını o dönemlerdeki adı Tomebamba olan Cuenca’dan yönetmişti. Kuzeyin fethine giriştiği yıllarda İspanyol gemilerinin getirdiği salgın hastalıklar, kılıçlardan önce yayılmıştı. Huayna Capac bir salgında, Tomebamba top ateşlerinde ölecektir. Gömülü oldukları yerin adıdır İngapirca. Bir zamanların savaş üssü artık kültürün ve belleğin ölmemesi için direnmekte. Belki ingapirca’dan dolayı belki de fundadorların (şehir kurucusu) yaptırdığı kurumsal yapılardan dolayı Cuenca’ya kültür başkenti denir. Roma tarzı mimarinin formlarıyla donatılmış olan katedrali, Rio tomebamba’nın iki yakası boyunca sıralanan konutların huzurlu yüzleri ve Avrupa mimarisinin Rönesans’tan bu yana tüm akımlarını yansıtan tarihi binaları ile, aldığı sıfatı sonuna kadar hak ediyor.

Eski Katedralin karşısındaki meydanda oturmuş insanları izliyorum. Bir turist çift yanıma yaklaşıyor. ‘İtalyan mısınız?’ diye soruyorlar. Türkiye’den geldiğimi söylüyorum. Gülümseyerek yanıma oturuyorlar. Katedrali göstererek ‘İtalya gibi’ diyorlar. ‘Neden İspanya gibi değil?’ ‘Çünkü Papa İspanya’da yaşamıyor’. Engizisyon İtalya’da kitaplarda kaldığında, burada hala acı dağıtmayı sürdüren bir gerçekti ama; sözcükler dudaklarımdan dökülemiyor. Haklısınız diyorum sadece.

Modern yüzyılın insanı adımlarına bağlanmıyor. Hangi aşk yetinmeci, hangi fotoğraf en güzelidir? Durmaksızın bu ve benzeri soruları soruyor. Ama verebildiği bir cevap yok. Yanıtı cümlelerdeki noktalar misali sonuçlarda aradığı sürece de olmayacak. Sarmalın bitimsizliği ve değişimin belirsizliği amacın yitimi ve kadere varıştır onun yüreğinde. Kaderini eline almak ise korku… Oysa insan zamanının ve tarihinin kölesi değil efendisidir. Loja’nın duvarlarındaki resimler bunu anlatıyor.

Resimlerde Simon Bolivar beyaz atının üzerinde kılıcını çekmiş. Arkasında beş ülkeden gelen bağımsızlık savaşçıları var. Maviler içindeler. Yüzlerinde umut, gözlerinde inançla çizilmişler. Yenilgilerden paçavraya dönmüş olan ordusunu Ekvador’dan Kolombiya’ya kaydırmaya karar verdiğinde Bolivar, subaylarına savaşı Potosi’nin doruğuna dek yayacaklarını söyler. Bitkin konumdaki askerleri onun aklını kaçırmış olduğunu düşünürler. Ve Güney Amerika ülkeleri içinde bağımsızlığını kazanan ilk ülkedir Ekvador.

Loja’da turistik olan tek şey sakinliğidir. Ekvador’un sürreal coğrafyasını görmek için güneye Vilcabamba’ya inilmelidir. Marquez ve Fuentes’ten öğrendim büyülü gerçekçilik adlı akımı. Yüzyıllık Yalnızlık’ta, Sefer’de okuduklarıma, Orozco’nun duvarlara çizdiği kaba köylü ellerine büyülendim. Vilcabamba, Tilcara (Arjantin), Andlar, Amazon, Uyuni (Bolivya), Atacama (Şili) ve daha niceleri bu akımın neden bu kıtada doğduğunu izaha yeterli gerekçeler. Gerçeküstü coğrafya gerçeküstü tarihle birleştiğinde imgeler de büyülü oluyor. Ve seferi sürdürmek arzusu böyle büyüyor.

Machala’ya varıyorum. Dünya’nın ‘Muz Cumhuriyeti’ ismini taktığı kent Machala. Turistler için uygun bir bölge olarak adledilmiyor. Fakirliğin hüküm sürdüğü yerlerde görülebilecek tek şey yoksunluktur. Ve güneş gözlükleri parıltılar içindir. Yoksulluğun parıltılı bir şey olmadığı anlatılıyor. Muz Cumhuriyeti son başkanın istifasını hazırlamakta önemli bir rol oynamış, sosyalist başkan Rafael Correa’nın seçilmesini sağlamıştı. Parıltıyı görebilmek için farklı bakmak gerekiyor. Tıpkı Machala’nın toprağını nefes almamacasına kaplayan bu uçsuz bucaksız muz bahçelerinin yarattığı yeşil atlasın seyri gibi. Muz ağacı palmiyeye benzer, Palmiye yapraklarından örülü sonsuzluk fırtınalı okyanuslara benziyor.

Machala’da duruyor otobüs. Genç bir kız yanıma oturuyor. Henüz yirmili yaşlarında.Birisi iki-üç aylık üç çocuğu var. Otobüs tıka basa doluyor. Çocuklardan biri benim kucağımda diğeri aramızda, bebek ise onun kucağında yerlerimizi alıyoruz. Ağlıyor bebek. Memesinden süt veriyor anne. Otobüsteki yolcularla şen kahkahalarla dolu sohbete girişiyor. Bebek annesinin sütünde, ben yoksun denilen insanın, hayatın ona dayattığı tüm zorluklara rağmen yitirmediği gülüşündeki sıcaklıkta buluyorum bahar dallarını.

Amazon kabilelerinden Guarano’ların sözcük dağarcığında ‘affettim’ kelimesi yoktur. ‘Unuttum’ derler. Cezaevi’nin ne işe yaradığını anlamazlar. En büyük ceza kabileden dışlanmaktır. Cehennem fikrini bilmezler. Onları cehennemle korkutmayı deneyen hıristiyanlara ‘Dostlarım da orada olacaklar mı?’ (2) sorusunu yöneltirler. Kimdir ilkel? Binyıllar öncesinden değişimin gücüne bağlılıkla yürüyen, tazelenen bedeni amaç edinen mi? Yoksa yaşamın zenginliğini mutlakl hedeflere prangalayan mı?

Baños yağmur ormanlarının kenarına kurulmuş küçücük bir kent. Tungurahua volkanı’nın gülgesinde sürdürüyor yaşamını. Volkan homurdanıyor. Gök gürültüsünü andırır seslerlerle dumanlar püskürtüyor ağzından. Hiç kimse paniklemiyor. Saygı duyuyorlar volkana. Sevgilileri orman dinliyor sesleri. Yağmur ormanlarında bana rehberlik eden yerli şifalı bitkileri tanıtıyor. Bu ağacın kökleri, bir ötekinin dalları, bir başkasının kabukları iyileştirici. Yağmur ormanlarının tabanı sararmış yapraklar ve nemle kaplı. Çizmeler örümceklerin içeri girmesine engel değil. Dikkatli yürümek gerekiyor. İşte şelale, su zerrecikleri coşkuyla uçuyorlar. İşte güneşlenen bir kayman. Şamatacı papağanlar, yemeğimizi çalmaya gelen maymunlar… Amazonlar insanın insanlığı ile buluştuğu büyük bir fauna. Colomb’un bu ormanlarda kaybolmasına izin vermeyen yerli vicdanına öfkemi bastıramıyorum.

Ekvator çizgisi dünyayı sadece kuzey ve güney olarak bölmekle yetinseydi hakkında yazılacak birkaç satır olurdu. Ekonomik-politik bir sınır aynı zamanda. Kuzeyin fabrikaları güneye akarken güneyin işçilerinin kuzeye göç etmesi çizginin üzerindeki suyun tersine hareketinden daha ironik bir hal arz ediyor. Galapagos Adaları Darwin’in evrim teorisinin beşiği. Bir ayrıcalık; yüksek meblağlara tanınıyor. Ayrıcalık sahibi olsaydım bunu yazardım. Guayaquil, başkentten daha büyük. Aynı adlı körfezini gökdelenlerle sarıyor. İstanbul’dan cazip özellikleri olsaydı onu yazardım. Ve Tulcan Kolombiya’nın sınırı. Farc gerillaları buradaki ormanlarda etkin. Kolombiya kapısından yeniden giriş yapsaydım yeniden yazardım. İnanıyorum ki her seferinde daha farklı cümleler karalardım.

Lakin şimdi yolculuğa başladığım yerde ve yeni bir başlangıcın eşiğindeyim. Nedendir bilmiyorum ama aşka ömür biçen kitabın ismi, okumadığım halde zihnimde dolanıyor. İnsan sevdasında, ideallerinde ve beklentilerinde harcadığı emek ile var. Bu nedenle biten beklenti, ideal ya da aşk olmuyor. Önce emeği yaratan istek sonra emeğin yarattığı değer bitiyor. Her şeyin sorumlusu cümlenin sonundaki nokta. Sarmal istekte ve emekte sonsuzluktur. Aşkını, umudunu ve ideallerini nokta ilen biten yazılara göre şekillendiren kaybedecektir. Yeni bir başlangıç için noktadan sonraki cümleye merhaba…


Başlık: "Yağmurdan Önce (Before the Rain) adlı filmden..
1. Karl Marks’a ait ünlü söz
2. Kaynak Eduardo Galeano; Ateş Anıları.

Ergün ŞİMŞEK
2008 Ekim/ Radikal Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

PERU: YENİDEN YAZILAN GEÇMİŞLERDİR BAŞLANGIÇLAR

Yazıyı bilmiyorlardı. Belgeler, renkli iplere attıkları düğümlerdeydi. Tekerleği kullanmıyorlardı. Dağlarda ve ormanlarda tekerlekli araçlar işe yaramadığı gibi, bu araçları çekecek ne atları ne de sığırları vardı. Lamalar ise fazlasıyla inatçıydı. Çeliği ise henüz bulmamışlardı. Bu nedenle savaşlarda vücutlarını koruyacak zırhlardan, tarlalarda taşları alt edecek donanımdan yoksundular. Yine de onlar Yeni Dünya’nın en görkemli imparatorluğunu kurmayı başardılar. Güneşin oğlu İnka’nın soyundan gelenler, inançlarını ve atalarından miras hikayeleri Peru’da aktarmaya devam ederler

Arica’dan Peru’ya giriş yaptığımda, beni bir süprizin beklediğinden habersizdim. Tacna ile asıl hedefim olan Arequipa arasındaki otoyol, bir protesto eyleminden dolayı günlerdir kapalıymış. üstelik eylem bitecek gibi de görünmüyordu. Fırsat kollayan taksicilere nispet yapıyor yolcular. Avrupa kupası maçını izliyorlar. Yeni Dünya’nın garipliklerine alıştığımdan olsa gerek, ben de sızlanmıyorum. usulca açıp haritamı, çare düşünüyorum. Puno’ya gitmeye böyle karar veriyorum.

Kıtanın ilk uygarlığı değildi İnkalar. Moche ve Nasca kültürleri, sonrasında da Tiwanaku ve Huari medeniyetleri, destansı imparatorluğun üzerinde şekilleneceği temellleri atmışlardı. Kutsal göl Titicaca, eski çağlarda tiwanakuların yurduymuş. Dolayısıyla Puno, İnka olmadan önce Tiwanakuydu. Belki bir zamanlar çok güzeldi. Ama tanıklık ettiğim dönemde viran bir hali var. XVI. Yüzyıldan başlayarak İspanyollar tarafından inşa edilen binalar, özellikle de askeri ve dini yapılar hala yerli konutlarını küçük düşürmeyi sürdürüyorlar. Akdeniz mimarisine özgü sokaklarda sıralanmışlar. Yürüyenleri kagir yığma cephelerinin azameti ve gölgeleriyle esir alıyorlar.

Titicaca’nın mavi sularına kaçıyorum. Yerli halkı gündelik uğraşları içinde tanıma fırsatını bir günlüğüne de olsa Amantani ve Taquile adalarında buluyorum. Küçücük evlerinde turistleri ağırlıyorlar. Bu onlar için önemli bir gelir kaynağı. Yoksun, yoksul ve yalınlar. Mısır ekiyor, kirmen çeviriyor, hayvan otlatıyorlar. Amantani Adası’nın en yüksek noktasında bulunan Tiwanaku-İnka tapınağının kalıntıları, yöre halkınca yaşamın özü olduğuna inanılan dörtlü sisteme bağlılığı simgelemeye devam ediyor. Gemilerle gelen salgınlar ve silahlar, geleneği öldüremiyor.

Güneşti hayatın kaynağı. Kare formlardan oluşan artı (+) biçimli tapınakların merkezleri ona adanmıştı. Herşey dört ana dönüm noktası bulunan dairesel bir hareket arz ederdi. Artının uçları dönümlerin temsiliydi. Ve her başlangıç geçmişin yeniden yazılması demekti. Öyleyse kahinlerin dile getidiği yangın, yeni ve özgür insanların kendi küllerinden doğacağının da haberiydi.

Puno’dan otobüsle altı saat mesafede Arequipa. Varıyorum. Peru’da uğradığım iki kente dair izlenimlerim, önyargılarımı koşullamış. Yanıldığıma seviniyorum. Bu ülkede bütün şehirlerin ana meydanının adıdır, Plaza de Armas. Katedral, bir kenarı işgal eder. Diğer kenarlarda ise askeri ve resmi binalar bulunur. Gözalıcıdırlar. Sömürgeci fatihlerin geliş tarihini anlatırlar. Arequipa’nın merkezi de aynı tasarımın ürünü. Ne var ki belki alanın büyüklüğünden belki de sıra sıra yükselen palmiyelerden dolayı duygusal etkisi tarihsel etkisini bastırıyor. Plazaya açılan bütün caddelere de aynı etki hakim. Yorgun adımlara yeni bir soluk vaad ediyorlar. Vaat yalnızca Santa Catalina’da soluksuz kalıyor. Manastırın dar sokaklarında duvarlar kırmızı, avlular mavinin tonlarında ama iç hacimler bütünüyle taşın soğukluğuyla dolu. Ahşap eşyalar odaları ısıtmıyorlar. Masanın üstündeki terazinin kefesi, bir tarihin özeti gibi yüzlerce yıldır aşağıda, öylece kalakalmış. Ve gizem cezbediyor. Odadan odaya kapılıyorsunuz anafora. Bir avlunun köşesine konuyor kırlangıç. Peşinden gidiyorum. Anafordan, ancak böyle çıkıyorum. Kırlangıç beni condorlara götürüyor.

İnka’nın kutsallık atfettiği canlıdır condor. Çünkü Güneşi o armağan etmiştir dünyaya. Gökyüzünün koruyucu gücü ve ölü vücutları alıp karlı tepelerin ardına götürendir. Ve condor, hayatın özü döngü gibi, daireler çizerek uçar. Bu muhteşem yaratık en iyi şekilde Cruz del Condor’dan izlenir; derin kanyona hakim kayalardan... İlk önce kanyonun derinliklerinde beliriyorlar. Telaşsız bir ritimle sarmallar çizerek yükseliyorlar. Göz hizanıza geldiklerinde ürken siz oluyorsunuz. Varlığınıza aldırmıyorlar. Göğün mavisinde kaybolana dek yükseliyorlar. Kutsallaşıyorlar izleyen yüreklerde.

Akbabaların kanyonu Cabanaconde adlı kasabada Colca Kanyonu ile birleşiyor. Dünyanın en büyükleri sıralamasında ikincidir Colca. Zorlu patika, akbabalar misali daireler çizerek dağların eteklerine iniyor. Bir kaktüs türünün meyvesi olan Tunaya uzanıyor parmaklarım. Koparıyorum. Tadı dik yarların kıyısında unutturuyor tüm zorlukları. Nehir yatağında birkaç tünel var. Altın aranmış. Bulunamamış olması büyük mutluluk. Çünkü özelleştirilen kazanç, toplumsallaşan kayıpları doğuruyor. Ve bir başına insan kaybetmiyor; yoldaşı tabiat...

Söylenceye göre altın ve gümüş Güneş ve Ay’ın düktükleri terlerdir. Tarlalara gümüşten yapılan mısır koçanlarının ekilmesi, evlerde altın süslemeler, yüzlerde altın masklar inanışın gereğiydi. Paylaşmak kendimizden bir parçayı beklentisiz ve teklifsiz vermekse eğer, her iki maden paylaşılan hayata sunulmuş hediyelerdi. Francisco Pizarro’nun karşılaştığı ilk inkalar konuklarına kültürlerini anlatmışlardı. Uluslarının onurunu ve gücünü yüceltmek adına olmayanı var etmiş, altından yapılma tapınak ve kentten bahsetmişlerdi. Felaketlerini anlatıklarını asla anlayamadılar. Kutsal şehir sayılan başkentin, Cusco’nun yerini gösterdiklerinde kılıçlar çoktan çekilmiş, gülleler toplara yerleştirilmişti.

Cusco’nun dar sokaklarında yürüyorum. Yıllar bu sokaklardan geçmemiş. Kusursuz işlenmiş koca taş blokların üstünde İspanyol binları yükseliyor. Bloklara biçim veren elleri düşünüyorum. Tapınakların en yücesini yapan eller, emeklerini sökmek zorunda kalan eller miydi? Neredeydi Güneş Tapınağı? Gezdiğim müzede gördüğüm kalıntılardı belki. Belki de Avrupa işi binaların altında inleyen bu koca bloklardı. Halkın Plaza de Armas’a neden Gözyaşı Meydanı dediğini artık sormuyorum.

Yıllar evvel okuduğum bir hikaye idi. Yıllar sonra, yaşlı bir Kechua bilgesinden dinledim: Olay 1781’de Gözyaşı Meydanı’nda geçer. Uzun bir kuraklık mevsimi yaşanmaktadır. Yerli direnişinin büyük önderi Tupac Amaru yakalanmıştır. İdam edilecek, vücudu parçalanarak eyaletlerde sergilenecektir. Meydana getirilir. Önce karısı, çocuğu ve yoldaşları idam edilir. Sıra ona geldiğinde kol ve bacaklarında dört ata bağlanır. Mahmuzlanır atlar. Başaramazlar. Haykırır direnişçi. Haykırışı duyar gök. Gürleyerek karşılık verir. Görülmemiş şiddette bir yağmur başlar. Bu bir haberdir. Tupac Amaru hesap sormak ve halkını özgürlüğe kavuşturmak için yeni bir bedende yeniden dünyaya gelecektir. Yağmurca söylenmiştir.

Göğe bakıyorum, nedensiz. Hava açık ve berrak. İnsanların yüzleri neşeli. Üç gündür sürmekte festival. Rengarenk kostümler içinde dans ederek caddeleri geçip, şehir meydanının etrafını turladılar. Söyleyeceklerini peşleri sıra çektikleri devasa heykellere, ezgilerini esen yele verdiler. Danslarını ve şarkılarını geceye dek sürdürdüler. Fakat asıl gün bugün. İnti Raimi (Güneşe merhaba) töreni her daim 24 haziranda yapılıyor. Müzenin bahçesinde başlayan seremoni, bir lamanın (ki lamalar insanla özdeş tutuluyordu) Saqsaywaman harabelerinde sembolik olarak kurban edilmesi ile son buluyor. İzleyiciler dünyanın dört bir yanından gelmişler. Tıpkı ihtişamın hüküm sürdüğü günlerde olduğu gibi...

Devletlerine, dört bucağı birleştiren anlamındaki ‘Tahuantinsuyu’ ismini vermişlerdi. Başlangıcı Cusco olan ve dört yöne ilerleyen dört anayol inşa etmişlerdi. Kurdukları ağ sayesinde bir uçtan bir uca bütün And yerleşimlerini birbirine bağlamışlardı. Bir tanesi kuzeye, Machu Picchu’ya uzanıyor. Sırt çantam hazır. İz sürüyorum. Saqsaywaman, Ollantaytambo ve diğer küçük yerleşkelerdeki kalıntılar göreceklerim konusunda birer ipucu (Ya da ben öyle zannediyorum). Büyülü gerçeklik sadece kendi uzamında ve mekanında anlaşılabiliyor. Dağı tırmanmaya başlıyorum.

Vadiden 500 metre kadar yukarıda bulunuyor. Binaların ahşap ve samandan çatıları zamana yenilmiş. Ama duvarlar dimdik ayakta duruyor. Gökyüzüne bakan insan kafası formundaki kayalıklara yaslanmış. Diğer yanlarda teras setler ve uçurumlar yer alıyor. Hayranlık uyandıran bir geometriye sahip. Arazinin her bir kıvrımından yararlanılmış. Hiram Bingham 1911 yılında Machu Picchu’yu keşfettiği an için “Akıl almaz bir rüya gibiydi” sözlerini yazıyor. Rüyaya benzeyen kent, 1450’lerde hükümdar Pachacuti (yeri titreten) tarafından kışlık uğrak olması amacıyla yaptırılmıştı. Düşmanı rahat görebilmek lakin görünmemekse amaç seçilen yer biçilmiş kaftandı. İspanyollar geçtikleri tüm bölgeleri yıkıp yağmalarken Kışlık Saray, saklılığı sayesinde kurtulacak, bugüne miras kalacaktı. Doğaya gelince; o, Machu Picchu’ya gösterdiği saygıyı Yungay’a göstermeyecekti.

Huaraz şehrine bağlı bir taşra ilidir Yungay. Beyaz Sıradağlar’ın (Huascaran dağı 6770 metredir) eteklerinde yer alır. Andların inci tanelerindenmiş. 1970 mayısında yaşanan depremde dağdan kopan kar ve toprak yutmuş inci tanesini; yirmi bin kişi, umutlar, anılar beraberinde... Geride bir mezarlık, bir miktar enkaz, saygı anıtları ve bir gül bahçesi bırakılmış. Huascaran yine beyaz örtüyle kaplı. Bağışlanmak istercesine bütün güzelliklerini seriyor. Llanganuco Gölleri’nin yeşili, Pato kanyonu ve tabiatın sesleri, yaşamı beslemeye devam ediyor. Güney Amerika’nın ilk kültürlerinden olan Chavin’in bu bölgede kurulmuş olmasına şaşmamak gerekiyor.

Chavin’deki taş işçiliği, sulama sistemleri ve dini semboller tarihsel bir seyri özetliyor. Teknikler kültürden kültüre bir miktar daha geliştirilerek aktarılmış. Ve son konakta İnkalar tarafından mükemmelleştirilmiş. Condor gökyüzünün, puma yeryüzünün ve yılan yeraltının koruyucu canlıları olma vasıflarını İnkalardan çok önce kazanmış.Yeraltına sığınan yaşam, Andların doruklarına bu şekilde ilerlemiş. Yeraltı şehrinin galerilerinde yabancılaşmalarla yüzleşiyorum.
Lima’da yalnızca otobüs aktarması yapak için durmuştum. Gemilere sığınak sağlayan elverişli sahilinden dolayı Pizarro’nun kurduğu kent olmasından değil elbet. Methiye taşımamasından hiç değil. Zaman tükeniyordu ve öncelik verdiğim yerler vardı. Aktarma yapacağım firmanın terminali indiğim terminalden beş sokak köşesi ötedeydi. Yaklaşık ikiyüz metre ederdi ve yürümek keyifli olabilirdi. Görevliler, yolcular, dükkan sahipleri.... hepsi taksiye binmemi salık verdi. ‘Yürümek tehlikeli’ dendi. Lima hakkında, ikiyüz metrelik bir taksi yolculuğu dişında söylenebilecek sözler böyle tükendi.

Ve piura, ve Tumbes... Güzel iller, güzel sahiller... And dağlarının sert ikliminden tropik kuşağa geçişler... Yorgun ayaklarımı dinlendirdiğim birer günler.

Artık Ekvador sınırındayım. Yolculuğun bitmesine, başladığım noktaya dönüşe bir haftadan az zamanım kaldı. Biten yol, yeni yolu başlatacak. Ve geçmiş bu tozlu, bu yeşil, bu erişilmez, bu muhteşem... atlasın eşiğinde bir kez daha yazılmaya başlayacak. Benden eksilen ve bana katılanların muhakemesinden gayrısı işgal etmez benliğimi.
Ergün ŞİMŞEK
2008 Ekim/ Radikal Gazetesinde yayınlanmıştır.

ŞİLİ: "İNSANLAR DÜŞLERİ KADAR BÜYÜKTÜR" *



“Demetrius korktu kaçtı kavgadan. Silahlarını da kaybedip eve vardığında annesi bir mızrak sapladı oğluna.Ve şöyle dedi: -Öl! Ve sen Sparta, sütünde korkaklar beslendi diye adına, utanma”(Cyzicus’lu Erycrus)2


Gün yavaş yavaş ağarıyor. And Dağları, ağaran günde beyaz bir denizi kaplayan adalara benziyor. Mendoza’yı geride bıraktıktan sonra karşılaştığım kasabalar bir özlemin tasvirleriydi. Metropollerin fırtınalarından el çekme vakti geldiğinde sığınacağım limanlar olacaklardı. Limanların peşi sıra uzanan bu dağlar ise, sabahın sisinde, bir ütopyayı tarif ediyorlar. Güzeldir bütün ütopyalar. Ne var ki onların, zihinde ve eserde daima kimsesiz ve mistik topraklara inşa edilmesi şeytanın gizlendiği bir ayrıntı. Öyle ki ‘varolmayan güzel ülke’*, bu ayrıntıda, varolmayacak ülke ile özdeşleşmiştir. Zaten tersini deneyenler de kaybetmemiş miydi? Bir zamanlar Şili’de...

Unidad Popular (Halk birliği) kazamış seçimleri. İmkansızı isteyenlerin cümleleri süslüyor duvarları. Aynı esnada bir başka ülkede, Kissenger adlı bakan bir basın toplantısı düzenliyor: “Bir ülkenin, halkının sorumsuzluğu yüzünden komünizme kaymasını niçin elimizi kolumuzu bağlayıp seyretmek zorunda olduğumuzu anlamıyorum”.3 “Yaşatmazlar rüyaları” diyenlere gülümsüyor şeytan. Gücüne güvenini yitiren cesaret, güce taparmış. O bedenler ki yazgıları başkalarının düşlerindedir.

Daha önce de dağ yollarından geçmiştim. Ancak hiçbirisi And dağları denli zorlu değildi. Sorumluluğu kış koşullarına yüklemek, yalçın kayalara haksızlık. Otoyol bu kayalar yüzünden herbiri diğerinden çetin kıvrımlarla, ancak uzayabiliyor. Paralelindeki tren yolu, belli ki artık kullanılmıyor. Rayları ve trenleri çığdan korumak amacıyla ahşap duvarlar örülmüş. Duvarlar, yıllara yenilmiş. Harabelerle besleniyor manzara; büyülü bir gerçekliğe dönüşüyor. Ve büyülü dağların ardında, şarabi tarlaların bitiminde belirecek Santiago de Chile.

Santiago’da kaldığım bir hafta süresince bana ev sahipliği, rehberlik ve yoldaşlık yapacak olan Fernando terminalde bekliyor. Bolivya’da tanışmıştık onunla. Dostluklar yıllara muhtaç değilmiş, Bolivya’da öğrenmiştik. Geleceğimi haber verdiğim gün hazırlamış gezi programını. İlk önce başkanlık sarayının bulunduğu meydana gidiyoruz. Işıl ışıl duruyor saray. 1973 eylülünde vücudunda açılan yaralar kapatılıp yeniden eski güzelliğine kavuşturulmuş. Ya yüreğindeki yara? Salvador Allende mağrur, heykeli sarayın yanıbaşında. Meydanı çevreleyen binalara gezgin gözüyle bakamıyorum. Başımı her çevirdiğimde gözlerim ve burnum barut kokusuyla doluyor.

Başında bir miğfer, başkanlık sarayının önünde duruyor Allende. Uçaklar bomba yağdırıyorlar. Az sonra yol arkadaşlarına “siz inin ben de geliyorum” diyecek. Sonrasını kimse bilmiyor. Tartışmalar intihar mı etti, vuruldu mu sorusunda odaklanmış. Oysa bir halkın tercihi düşleri tutsak etmeyen feda karşısında tetiğe hangi parmağın dokunduğunun ne önemi var!

Şili’nin dile getirdiği güzel sözlerin belki de en çarpıcısıdır Allende. Fakat tek değildir. Pablo Neruda, Violetta Parra, Victor Jara, Gladys Marin... Hepsinin yanına varacak, bu güzel sözleri yaşatan ‘hayata teşekkür’* edeceğim. İşte Victor Jara; son şarkısını, artık kendi ismini taşıyan bu spor salonunda söylemişti. Portresi tribünlere asılmış. İşte Neruda’nın Satiago’daki evi. Bir ressam, şairi eşi Matilda’nın saçlarına çizmiş. Türkiye’den geldiğimi öğrenen müze rehberi “Nazım Hikmet ile yakın arkadaştı” diyor. Ve işte Santiago Merkez Mezarlığı, Ortaçağ Avrupa kentleri misali surlarla çevrili, karşımda duruyor. İnsan, mezartaşının büyüklüğünce önemli olsaydı eğer Santiago mezarlığını dolduran işadamları, bürokratlar ve generaller dünyanın en çok önemsenen insanları olurdu. Küçük bir tapınaklar ülkesini dolaşıyor gibiyim. Şaşkınlığım yüzüme yapışmış ilerlerken, ardığım isimleri bulmam zor olmuyor. Çünkü onlar yaşamları gibi mütevazi mezarlarıyla hemen farkediliyor. Birer karanfil başuçlarında, hiç solmuyor.

Programın son aşamasında “Villa Grimaldi” adlı park var. ‘Bellek parkı’ diyor Fernando. Unidad Popuları oluşturan partilerin amblemlerinin önünden geçiyoruz. Küçücük bir kulübede, bir kırık gözlük, bir kravat ve birkaç el yazması özenle dizilmiş raflara. Yanısıra yükseliyor ahşaptan yapılma nöbet kulesi. Duvarlarındaki karakalem resimlerde, elleri arkadan bağlanmış insan görüntüleri... Bir gül bahçesi; pek büyük değil ama pek güzel. Güllere bitişik konmuş ahşap plakaların üzerlerinde kadınların isimleri... Ve parkı sınırlayan duvarlarda genç insan yüzleri... Çıkışta parkın eski halini gösterir maket duruyor. Bir zamanlar bu alanda diktatörlüğün istihbarat binası bulunurmuş. Pekçok hayata, düşlerini teslim etmedikleri için burada kıyılmış.

Bellek Parkı’ unutmaya karşı direnç olmaktan öte anlamlara sahiptir. Çünkü biliriz ki bir durumu değiştirebilmenin önkoşulu öncelikle onun gerçekliğini kabul etmektir. Şili’nin yırtmadığı sayfalarında Türkiye’ye ait hüzün doğuyor. Benzer acılardan geçen ülkemde benzer bir parkı tasavvur ediyorum. Demetrius’un, kaybettiği silahlarını yeniden kuşanması, demetriuslara karşı ülkesiymişcesine parkını savunması gerekecek.

Neruda’nın İsla Negra (kara ada) ve Valparaiso’da iki evi daha var. İsla Negra’daki ev pasifik kıyısında. Yağmurlu bir günde varıyoruz alalade görünümlü bu sahil evine. Oysa içi şairin şiirleri denli güzel ve zengin. Aşıkmış denize Neruda. Ama korkarmış mavi atlastan. Düşünmüş ve aşkını evine taşımaya karar vermiş. Ev deniz kabukları, gemi aletleri ve binbir renkte cam eşyayla dolu. Son saatlerini geçirdiği yatağın başındayız. Kanserden öldügünü söylüyor rehber. Okyanusun kayaları dövüşünü izliyorum. ‘Kahrından öldü bence’ diyorum.

Valparaiso’daki ev bir tepeden mavi atlasa bakıyor; cephesi sade, odaları küçük ve bahçesi büyük. Pasifik ayaklarınıza geliyor. Şilililerin inanışına göre bu okyanusun dalgaları, büyücülerin yosundan yapılma gem vurarak sürdükleri ağızları köpüklü atlarmış. Dalgalar saldırılarını, büyücülere inanmayan koca kayalara yöneltir ve taştan kaleler bu saldırıya uzak, bir küçümseme ile boyun eğerlermiş.

Belki de büyücüleri küçümsedikleri için Vina del Mar’ın kıyılarında kaya yok. Belki de insanların taşlara saygısı tükendiği için... Neticede dalgalar burada plaj kumlarınca emiliyor. Diğer yandan Vina del Mar, İsla Negra ve Valparaiso’dan sadece plajıyla ayrılmıyor. Modern mimari örneği çok katlı binalar ve ‘modern hayatın’ mekanları casinolar da ayrılık yaratıyor. İsla Negra ıssız sayılırdı. Yazlıkçı ve/veya kampçı bölgesine benziyordu. Latin Amerika’da çam ormanı olduğunun orada ayırdına varmıştım. Valparaiso, Şili’nin tarihle kurduğu bağ hüviyetindeydi. Sarıyer-Rumeli Kavağı arasındaki güzergahı anımsatmıştı. Oysa üçüncüsü son yüzyılın kentiydi. Pasifiğin hırçın mavisi çağırmasa gitmeye değmezdi. Ben o sese büyülendim.

Radyodaki son konuşmasında ‘Hiç kuşkunuz olmasın ki geç değil, erken bir gelecekte yeniden büyük yollar açılacak ve özgür insanlar bu yollardan geçerek daha güzel bir toplum kuracalardır’ demişti Allende. İnsansız mekanlar ve imkansız zamanlardan bahsetmiyordu. O toplum ki izleri kültürde ve tarihte yaşamayı sürdürüyor. Anlamak için görmeli, görmek için hissetmeli... Anladığında yürek, kentler, insanlar ve paylaşımlar farklılaşır. Kimsesiz adalara sığınan kaçıştan vazgeçilecektir. İzleri toplamaya çalışmaya devam etmeliydim. Böylece Fernando ile o aynı terminalde vedalaşıyoruz. Atacama’ya çeviriyorum rotamı.

Atacama çölü nitrat yatakları keşfedilene değin bir topraktan ibaretmiş. Nitrat herşeyi değiştirmiş. Çıkan savaşta Peru güney parçasını, Bolivya ise deniz ile olan bağını yitirmiş. Çölde gecelerin dondurucu soğuğu gündüzün kavurucu sıcağı ile durmadan yer değiştirir. Suyu bulmak düşmanı bulmaktan zordur. Öyleyse çöllerde süren savaşlarda kimdir silahı elinde tutan?

Atacama’da iklim insansızlığı, coğrafya kentleri izah ediyor. Tabiatın yaratısı formlar ve nitrat bu izahın özetleri konumundalar. Nedendir bilinmez, ilk önce yerli kabileleri gelmiş. Kıt su kaynaklarına yakın kurmuşlar köylerini. Sonra üç ulusun işçileri ve daha sonra turistler onları takip etmişler. Gezginlerin kafilesine katılıyorum. Sabahın dördünde yola çıkıyoruz. Gayzerlerden püsküren duman ve su, günün ilk ışıkları altında canlı. Heybetli volkanlar araziye yayılmış, yeryüzünün sürreal dokusunu tamamlıyorlar. Gökyüzü bilimiyle uğraşanlar dünyada yıldızların en iyi izlenebildiği bölgelerin Peru ve Şili olduğunu yazarlar. İnsanın Ay’a, villa de la Luna dışında nerede daha fazla yakınlaşılabileceğini okumadım kitaplarında. Günbatımları her zaman güzel renkler sunmuştur. Akşam kızıllığının volkanlarla buluşması sonucu oluşan tabloyu emsal tablolarla kıyaslayacak oranda tanımıyorum dünyayı. Seyretmekte olduğum seyrettiklerimin en güzeli. Çölde ata binmek başka bir keyif, kum kayağı yapmak ise macera. Birkaç arkadaş hem keyif hem de macerayı kum tepelerinden koşarak inmekle yakalıyoruz.

İşçilerin kentinin Adıdır İquique. Sırtını çöle, yüzünü pasifiğe vermiştir. Uçsuz bucaksız plajında yürümek, yüreğe işler bir ferahlık. Yürüyorum Bir liman kentinde hayat limanın çevresinde dönermiş. Balıkçıların ve kayıkların arasında dolaşıyorum. Balıkçılara has neşeyle poz veriyorlar objektife. Sorular soruyor, hayatımda ilk defa gördüğüm balıkları satmaya çalışıyorlar. Hiç yengeç yememiştim. İquique’de yengeç elit sofraları temsil etmiyor. Barınağın lokantasında tadıyorum. Şili şaraplarından sonra tadını özleyeceğim yiyeceği böylece not ediyorum. Bu liman sadece balıkçıların evi değil;. foklar, pelikanlar ve martılar da dalgakıranı yuva bellemiş. Barakalardan atılanlarla besleniyorlar. Kentin sakinlerinden biri yaklaşıyor yanıma. ‘Ne kadar güzeller değil mi?’ diye soruyor. Evet, onların yaşamlarına saygı duyan insanla daha bir güzeller. Elimdeki kent rehberinde bulunan Penguen fotoğraflarını gösteriyorum. Göçmen kuşlar penguenler. Omuzumdaki sırt çantasıyla göç yollarına düşmüş bir kuş gibiyim ben de. Terminalde Arica otobüsünü bekliyorum usulca.

Arica’da durmayacağım. Dünya devi bir tröstün çöle yazdığı reklama şaşırmayacağım. İnternetin uydu fotoğraflarından görünenler değil benim aradıklarım. İnsanların yaşadığı mekanlarda ve bilinir zamanalarda varolacak ütopyayı anlamak, hissetmek ve bunun için yürümek...

Eduardo Galeano’nun paragraflarında Fernando Birri ‘o ufuktadır’ diyerek devam etmemiş miydi sözlerine: ‘Ben iki adım yaklaşıyorum, o da iki adım uzaklaşıyor. On adım yürüyorum ufuk da on adım öteye koşuyor. Ne kadar yürürsem yürüyeyim ona asla ulaşamayacağım. Ütopya neye yarar o zaman? İşte buna yarar; yürümeye’

Demetrius kavgadan korkup kaçmıştı. Annesi bir korkağın utancını yurduna ve kendisine taşıtmamak uğruna saplamıştı mızrağını. Değerler başkalaşmış, insanlar değişmişti. Korkanlar sapladılar hançerlerini. Oysa kavramadıkları şey ‘İnsanların düşleri denli büyük olduğu’ ve insanları yoketmekle düşlerin yok edilemeyeceği idi. Hele ki o düşler adımlara güç veriyorsa...


• Ütopya kelimesi aynı adlı romanda Thomas moore’un icat ettiği bir kelimedir. Antik yunancada arazi anlamındaki topos ve iyi anlamındaki önek ile cümleye olumsuzluk katan önekin birleştirildiği ou kelimesinden oluşur. Dolayısı ile kelime anlamı varolmayan güzel yerdir. Ne var ki yanlış bir şekilde ütopya varolmayacak güzel yer olarak tanımlanır.
• Hayata teşekkürler: Violetta Parra’nın aynı adlı (Gracias a la vida) ünlü şarkısına bir gönderme
1. Erneste Che’ye ait söz: ‘Gerçekçi olun imkansızı isteyin. İnsanlar düşleri oranında büyüktür’
2. Gündüz Vassaf’ın 20.01.2002 tarihli Radikal’de çıkan köşe yazısından alıntılanmıştır.
3. Eduardo Galeano: Ateş Anıları Cilt 3.
Ergün ŞİMŞEK
2008 Ekim/ Radikal Gazetesinde yayınlanmıştır

BOLİVYA; YOLLARI TOPRAKTAN ÜLKE

Bilinmeyene yapılan her yolculuk serüvendir aslında. Her serüven ise yaşamaktır bir yönüyle özgürlüğü. Öyle bilinir, öyle anlatılır; zorlu etaplara sahip sporların ürünlerini satan markaların reklam sloganlarında ya da kimi şiirlerin kimi mısralarında... Anlatılanlardır ki kabul edilmeleri beklenir. Kabul ederiz. Kabullenişlerimizin gölgesinde yollara düşeriz.

Guayaramerin’i Brezilya’dan sadece bir nehir ayırıyor. Nehiri taksi-bot ile geçip, caddelerinde otomobil yerine motorsiklet trafiği bulunan bu küçük kente böylece varıyorum. Bolivya yolculuğumun ilk molasını Guayaramerin’de veriyorum. Çünkü 1500 km mesafedeki başkent La Paz’a normal koşullarda iki günde varabilirmişim. Beş gecemi bir otobüste geçireceğime hiç ihtimal vermemiştim.

Kızıl renkli toprak yol, yağmur mevsiminin izleriyle, kamyonların açtığı dev çukurlarla dolu. Yolun kendisi, iki yanındaki çayırlık alan ve çayırların ardında tüm görkemiyle uzanan orman, su ile kaplı. Dört otobüsten oluşan konvoyumuz çukurların önünde duruyor. Şöförler sulara girip keşif yapıyorlar. Geçiş stratejisi belirleniyor. Nihayetinde tüm yolcular çalışmaya başlıyoruz. Coca yaprakları çiğneniyor, machetelerle ağaçlar kesilip köprüler oluşturuluyor. Çamur deryasında düşe kalka itiyoruz otobüsleri, çekiyoruz halatları. Bedenimizi ve elbiselerimizi çayırdaki göletlerde yıkıyoruz. Yolcudan ziyade bir ekibiz. Hiçkimse kimseye yabancı kalmıyor. Herhangi bir sapağı olmayan, yemek temin edebileceğimiz bir ev bulabilmek için en az üç km yürüdüğümüz, yürürken jaguar gördüğümüz, suyla kaplı bu yolda yaşam, dostlukları zor zamanların yarattığını yeniden öğretiyor. Dört yeni arkadaş, Juan’ın dağıttığı coca yapraklarını çiğneyip sohbet ediyoruz. Soruyorum: “... Ya ben yanlış biliyorum sosyalizmi ya da bir sorun var bu işte. Ne Bolivya’da ne de Venezüela’da benim gördüğüm sosyalizm, benim bildiğim soyalizm değil. Nerede Morales’in sosyalizmi?” Costarica’lı kamyon şöförü yanıtlıyor beni: “üstüne başına bak! Zorunlu olmadıkları halde elele çalışan şu insanlara bak. İşte sosyalizm burada, böylesi toprak yollarda”. Susuyorum.

Kabullenişlerimin kabuğu, toprak yollarda çatlıyor. Yeni gerçekler sızıyor çatlaktan. Yola devam etmek için harcanan çabaya serüven adını taktığı anda dil, çabasına yabancıdır beden. Özgürlükle özdeş tutulduğu anda serüven, serüvenciye ait bir ayrıcalıktır özgürlük. Oysa ne çaba serüvendir, ne de özgürlük ayrıcalık.

Yaklaşık 3800 metre rakımda dağların arasına sıkışmış vadiye kurulu haliyle dünyada en yüksekteki şehir ünvanına sahip başkent La Paz. Herbiri colonial dönemin izlerini taşıyan meydanlar, kiliseler ve sokaklar içinde dolaşırken sık sık durmak gerekiyor. Kah bu rakımda yürümenin zorluğundan kahi mimari dokuda yaşayan hikayeleri okuma gereksinmesinden... Bu dinlenme anları ise yüzlerindeki kar maskeleri nedeniyle sadece La Paz’a has olan ayakkabı boyacılarının aradığı fırsat. “Güneş çok yakıcı olduğu için” diyor biri. Bir diğeri “utandığımızdan” diyor, “alaya alıyorlar bizi”. Asıl nedeni kim bilebilir?

La Paz’ın kar maskeli boyacı çocuklarının gözleri ile Rio beni’nin canlılarının gözleri aynı bakışları taşıyor. O bakışlar ki yabancılığınızı, giyim kuşamınız, fotoğraf makineniz ve tavrınızla ayrıcalıklı göründüğünüzü vurur yüzünüze. Bunu asla söylemezler. Ayakkabılarınızı boyamak, ellerindeki fosilimsileri satmak ya da uzatacağınız lokmayı kapmak, söylenmeyen sözden daha önemlidir onlar için. Gözlerine tezattır gülüşleri. Yayınlanmaz o bakışlar belgesellerde.

Oysa yaban hayat belgesellerini seyretmek keyif, dinlemek eziyet verirdi bana. Etçil hayvanın yaşamasının tek koşulu avcılığıdır. Bilirler. Yine de “öldürmeye programlananlar” (programlayan kim?) ya da “kusursuz katiller” (hangi cinayetten sorumlular?) gibi adlar verirler. Sosyal darwinizm, “büyük balık, küçük balığı yutar” buyuruyor. Lakin hiçbir belgesel, küçük balığın soyunu sürdürebilmesine sebep gücünden dem vurmuyor. Güce tapmayı algıda meşru kılan bu üslup ise, teknik hatadan kaynaklanmıyor. Afrika atasözüdür; “aslanlar kendi tarihçilerini yetiştirinceye kadar destanlar avcının zaferlerini yazacaktir” der. Saygı duyduğum yabanıl dünyayı, dünyaya yabancılaşmamış kelimelerle okumak istiyorum. Rurrenabaque’ye varıyor, Rio Beni turuna katılıyorum. Yağmur mevsiminde taşmış, ormanı kaplayan bir göle dönüşmüştür Rio Beni. Ağaçların yeşilinde, göğün mavisinde ve sudaki huzurdadır güzelliği. Rengarenk kuşlar, İncalarca yeraltının koruyucusu sayılan yılanlar, timsahlar, maymunlar... Nice türde, nice canlısı ile yalın ve yalansız hayatın yurdudur. Kano ağır ağır ilerler. Bir yaşamdan diğerine ulaşır, gözleri ile karşılaşırsınız. Her bir karşılaşmada belgesellerden bir nebze daha uzaklaşır, saygıya ve sevgiye bir adım daha yakınlaşırsınız.

Sevgiye yakınlaşmanın bir başka durağı, Altiplano’da bulunan Tititcaca gölü ve gölün kıyısında yeralan Copacabana kenti olacaktır. 4000 mt rakımı ile dünyanın en yüksekteki gölüdür bu deniz misali büyük mavi. Aymara dilinden alır adını. Titi, pumadır. Caca ise gri ve taş anlamlarını taşır. Yeryüzünün koruyucusu sayılan puma, buralarda yaşarmış. Artık ayak izlerine rastlanmıyor toprak yollarda. Lakin onu kutsayanlar Altiplano’da geleneklerini yaşatmayı sürdürüyorlar. İsla del sol’u bir uçtan diğerine yürüyüşümde yaşamaya devam eden geleneğin izlerini sürüyorum. Mısır ve patates tarlalarından geçip, samandan yapılma teknelerle samandan yapılma adalarına varıyorum. Usullerince pişirdikleri alabalığı yiyor, mısırdan üretilen “chicha” adlı içkiden yudumluyorum. Pre-inca kültürün vatanında Urulardan, Aymaralardan, Tiwanaculardan miras kalan eşyaları tanımak için ise ispanyol sömürgeciliğinden miras binaların kapısından geçmek gerekiyor.

Toprak yollardan sızan gerçek, eskiyi paramparça etmiştir. Bolivya’nın bilboard’larında macera sporlarının reklam sloganları bulunmaz. Ve şiirlere ve duvarlara farklı sözcüklerle işlenmiştir özgürlük. Potosi’de bir duvarda okumuştum bu sözcüklerden bir örneği: “Bienvenidos a mi utopia! Respirar (Hoşgeldiniz ütopyama! Nefes almak)

1546 yılında Potosi dağında ilk gümüş damarı bulunduğunda kimse kıta tarihinin felaketlerinden birinin satırlarının şekillenmeye başladığını öngöremezdi. Dünyanın en büyük gümüş madeni XVII. yüzyılda Potosi’yi 160 bin nüfuslu bir kent kılmıştı. Ne var ki zenginliğin ve nüfusun büyümesine orantılı olarak ispanyol garnizonları ve katedralleri de büyüyecekti. Hayranlık uyandıran bu mimari yapılarda dolaşıyorum. Binlerce yerli madencinin galerilerden haftalarca çıkmadan çalıştırılmalarının, dolayısıyla da coca yaprağına mahkum ölümlerinin nedeni idiler. Bilmeseydim eğer felaketteki misyonlarını, güzelliklerine hayranlığımı yazardım.
Delik deşik edilmiş dağın galerileri boş artık. Turistlere hizmet ediyor maden. Ve birkaç yüz madenci, talandan geriye kalan kırıntıları toplamaya çalışıyorlar. Turistlerin ikramı coca yaprakları ile cola’ları tebessümle kabul ediyor, o aynı tebessüm ile objektiflere poz veriyorlar. Lakin objektiften çıkan görüntüde, yüzlerindeki derin çizgiler tebessümlerinden daha belirgin duruyor.

Bolivya’da şehirden şehire ilerledikçe kentleri birbirlerine bağlayan bütün yolların topraktan olduğunu anlarsınız. Her yol ayrı bir hikayedir ve her hikaye, yeni gerçeğin ayrı bir kesitini sunar size. İstemsiz birleştirirsiniz kesitleri. Santa Cruz ülkenin en modern şehridir. Bir nevi Avrupai yaşamlar konağıdır. Ve Avrupai yaşamlar konağından aldıkları emirlerle ilerleyen U.S. Rangers’lar önderliğindeki ordu, Yuro ırmağı yatağında kuşatır onyedi insanı. Son fotoğrafında Ernesto Che, Higueras köyünde bir çamaşır teknesinin üstünde yatmaktadır. “Yaşamak, kendini vermektir” diyen insan, kendisini Bolivya’da vermiştir hayata.

Sucre şehrinin hikayesi ise “casa de la libertad” (özgürlüğün evi) müzesinde çıkar karşınıza. Bağımsızlık için savaşmış pekçok asker ve gerillanın resimlerinin asılı olduğu bir odada, köşesine “ilk bayrak” etiketi iliştirilmiş bayrağa takılıyor gözlerim. 1825 deki savaşta İspanyol imparatorluğunun sancağı Mareşal Antonio Jose de Sucre’nin ayakları dibine düştüğünde, İspanyolların kıtadaki egemenliği son bulmakla kalmayacak, Bolivar Cumhuriyeti adlı yeni ülke de mareşalin yanıbaşında dalgalanan bu bayrakta doğacaktı. Savaştan savaşa taşınan bayrak, lime lime olsa da, hala güclü duruyor. 190 adet darbeye sahne olmuş, bereketi, yıkımının nedeni bu topraklar gibi... Yeni bayrağı ve yeni lideri ile toprak, kendi küllerinden beslenerek yeniden dirilmeye uğraşıyor. Dinmeyen acılarını, yoksun olduğu özgürlüklerinin yankısı bilen insanın özgürleşme çabası gibi...

Ahmet Telli imzalı bir şiirdir soluk soluğa. “Büyük aşklar büyük yolculuklarla başlar/ ve serüvenciler düşer bu yollara ancak” sözleriyle başlar. Belki sevdiğimden ezgisini, belki de çağrıştırdıklarından dolayı toprak yollar boyunca pek çok kez açtım bu şiire ait sayfaları. Şehirlerin hikayeleri anlatmaya yetiyordu serüven kelimesinin nelere tekabül etmediğini. Halbuki bilmek istediğim, neye tekabül ettiği idi. Salar de Uyuni’ye vardığımda öğrendim.
Ortalama 4000 mt rakımda bir bölge Salar de Uyuni. Güneyde Atacama çölü tarafından, kuzeyde de dağlık alanlarla sınırlanır. Volkanik hareketlerin meydana getirdiği tabii oluşumlar ve binlerce km2’lik alana yayılmış tuz havzası ile sürreal bir coğrafyadır. Bembeyaz sonsuzluğun ortasında devasa kaktüslerle kaplı bir adayı, rüzgarın taştan yonttuğu bir ağacı ya da Salvador Dali’nin resminde yer alan bir peysajı (ki bu peysajın bulunduğu alanın adı da Dali kayalıklarıdır) rüyalar dışında sadece Salar de Uyuni’de görebilirsiniz. Colorado Gölü’nün renk cümbüşünü, rüzgarın esintisiyle rengi yeşile dönen Laguna Verde’yi (yeşil göl) ve varlığınıza aldırmadan göllerde dolanan flamingoları büyülenmiş bakışlarla izlersiniz. Lamaların uzaktan akrabaları vicunialar ürkek ve güzel bakarlar. Sabahın dondurucu soğuğu etkisini yitirir gayserlerden fışkıran su buharları karşısında. Volkanlardan çıkan dumanlar tedirgin etmez. Kısaca sürreal bir tablodur Uyuni.

Ve sürreal tablolarda sürreal yolculuklardır serüvenler. Özneldirler. İnsanın kendisi ile oynadığı bir çeşit kumar; kazanan da kaybeden de oyunu oynayan olacak. Hayatın rutin seyrine, makineleşmiş zamanlarımıza toplumsallık ölçeği bulunmayan isyanlar; bizi yadsımayan ben, beni ezmeyen biz, kısmen bu sayede bütünselliğe kavuşacak. Büyük aşklar gibi...

Artık bir ülkenin daha sınırındayım. Villazon Bolivya’nın Arjantine açılan kapılarından birisi. Sırt çantamın yükü ağır fakat yüreğimde ve zihnimde birikenler sanırım çok daha ağır. Ağırca nehirin öte yakasına bakıyorum. Arjantin’in La Quiaca şehri, ışıklarını yakmış, asfalt yollarına çağırıyor. Bir köprü ve iki yakasında iki şehir... Köprünün üzerinde sınır kapıları bulunuyor. Sınır kapılarının ardları sıra uzanan döşemesi farklı yollar, hikayeleri farklı tarihler birbirlerine bakıyor. Sabahın serinliğinde yüklenip macerapersest etiketi niteliğindeki sırt çantamı, usulca yürüyorum köprüye. İşte hoşçakalın stampı. Ve işte hoşgeldiniz kaşesi... Sınırların ortadan kalktığı zaman mıdır yoksa gerçek özgürlük? Öylesi günleri düşünmeden edemiyorum. Dudaklarımda tatlı bir tebessüm, toprak yollara veda ediyorum.

Ergün ŞİMŞEK ;
Ekim 2008'de Radikal Gazetesinde yayınlanmıştır

16 Ağu 2009

ARJANTİN / URUGUAY: “YA HERKES DANS EDECEK YA DA HİÇKİMSE”

Denir ki çocuklar geleceğe, yaşlı bedenler geçmişe öykünür. Ne cocuk ne de yaşlı bir beden olanlar için ise bugün vardır. Neticede zaman, anlardan oluşmaktadır; kimisi ölecek, kimisi doğacak, kimisi de ölüm ile doğumu birbirine bağlayacak anlardan... Denir ki anlar, bugünden oluşur.

Latin Amerika gezginleri açısından kuraldır: Olası riskleri asgariye indirmek amacıyla karanlık çökmeden kente ulaşılmalı ve bir hostal’a yerleşilmelidir. Jujuy’a gün batımından önce varmak amacıyla La Quiaca’da vakit kaybetmeden otobüse biniyorum. Hareket ediyor otobüs.

Romanlarda okuduğum pampalar, bu uçsuz bucaksız çayırlar olsa gerek. Tek tük çiftlik evleri ve tahta çitler, pampaya rastgele serpililer. Her çiftlik evinin bahçesinde küçük bir ağaç kümesi, çayırların sararmış dokusuna yeşili ekliyor. Seyrine daldığım peysaj yüreğimde ekspersyonist bir tablo oluyor. Lakin çabuk uyandırılıyorum gerçeğe. Polis, otobüsün arama noktasına çekilmesini emretmekte. Arjantin kimlikleri detaylıca, pasaportum öylesine inceleniyor. Ne var ki Bolivya’lı genç, şanssız. Soru yağmuruna tutuyorlar onu. Otobüste kısa bir sohbetimiz olmuştu yirmili yaşlarına varmamış bu gençle. Cordoba’ya çalışmaya giden bir göçmen... Korku, benliğini ele geçirdiğinde ancak bitiyor sorular. Suskun, oturuyor koltuğuna. Jujuy’a kadar bir daha konuşmayacak. Göçmen işçiler, yurtsuz kuşlara benziyorlar. Adları yitik... Bugün diyebilecekleri anlardan mahrum... Pampalarda özgürce at koşturan gauchoları tabloya eklemek imkanzısdır artık. Perdeyi çekiyor, gözlerimi kapatıyorum.

Yurtsuz kuşların mahrumiyeti yerleşiklerin nasibi midir? Hele ki günü yakalamaktan bunca bahsedip yakalamak istenenin neye benzediği bunca umursanmazken. Alışkanlıkların rotasında günü yakalamak günü tüketmekle özdeşleşiyor. Güneyin insanları günü tüketmeye direnmeye devam ediyor.

Sakin ve huzur getiren bir yüze sahiptir Jujuy. Yine de, mimari üslup ve kent dokusundan ziyade (ki hepsinde varolan o aynı akdeniz etkisi) insanları daha dikkat çekicidir. Çünkü Arjantin ve Uruguay halkı, kıtanın öteki uluslarından belirgin farklarla ayrılırlar. Ve bu farklardır ki onları Latin Amerikalı profilinden çok Akdenizli profiline yakınlaştırır. Hem fiziksel yapıları hem de tavırları Akdenizden bir esintidir. Ekvador’da bir vedalaşma faslında öğrenmiştim her türden öpüşün ve dokunuşun bu kıtada karşı cinsler arası bir iletişim sayıldığını. Güneyin insanları ise ülkem gibidir. Ayrıca Türkiye’de çay, İtalya’da kafe ne ise güneyde mate odur. Yerba adlı bitki, kupa benzeri bardağa dökülür, üstüne sıcak su doldurulup kısa bir süre beklenir. Mate hazırdır. Tadı acımtrak bu içecek, süzgeç/pipet karışımı bir alet kullanılarak içilecektir. Sokakta, parkta, mağazada... her yerde görebilirsiniz bir elde mate diğerinde termos taşıyan insanları. Öylece işleriyle uğraşır, öyece gündelik hayatlarının akışına kendilerini bırakırlar.

Bazı günler vardır. Dururuz akan hayatın kıyısında. Oysa adımlarımızı beklemektedir. Atamayız. Bazı şehirler vardır. Dururuz herhangi bir meydanında. Oysa sokaklara açılır kapıları. Geçemeyiz. Bazı günlerde ve bazı şehirlerde, geçmiş ve gelecek amansız iki düşmandır. Bekleyişler, zamanı durdurmaya yeltenen insanı hatırlatır. Anlarız

Salta böylesi bir şehirdir. Katedrali, kiliseleri, parkları ve birbirini dikine kesen sokakları renklerle doludur. İki katlı sıra sıra binaların arasında, ağaçlarla sarılı geniş yollar boyunca yürümek, düşlere bir yolculuktur. Ana meydandaki kapanış seramonisinde gaucholar selamlar sizi. Barlarda zamba (Arjantin folklorik müziği) eşliğinde chacarera (Kuzey Arjantin geleneksel dansı) yaparsınız. Zaman ve mekan, tarihin tebessümlerine götürür. Ama aynı zamanda, o aynı mekanlar geleceğe dair izleri de taşırlar. Bu çatışmalı birliktelikte meydanlar, parklar ve sokaklar boştur. Şehrin bütün sakinleri mağaza vitrinlerinin renklendirdiği üç-dört adet caddeye sıkışmış vaziyettedir. Çatışmalı birliktelikte beslenir kaygılar. Kaygılar, bağlar bilekleri.

Rosario ise dinginliği ve uyumu büyütür. Che’nin doğduğu şehir olmasından belki. Belki de onca yüksek binaya ve yoğun nüfusuna rağmen teknolojı çağının hızına yenik düşmemesinden. Şehir merkezinde ve Rio Parana’nın kıyısı boyunca yer alan parklar yürüyüşe çıkmış insanlar, Oyun oynayan çocuklar ve kafelerden yükselen melodilerle doludurlar. Gerek bu parklar gerekse de çoğu iki katlı olan evlerden kurulu eski zaman mahalleleri ile toplu konutların birbirlerini gölgelemeyen konumları, yüreğinize işler huzuru. Dahil olursunuz şehrin dinginliğine. Ten ve taşın huzur dolu biraradalığında, yarın artık yakındır. Çünkü dünün tortusu tutsaklıklardan kurtulmuştur benlik ve bellek. Ve çünkü bir farkındalık içinde yaşandığında gün bugündür.

Gualeguaychu, Colon ve Paysandu’da birer günlüğüne misafirim. Hepsi ten ve taşın ahenginde süren hayatlar. Dudaklarımda bir tebessüm hepsi... Tebessümümle varıyorum Montevideo’ya. Bir potre Montevideo; hüzünler gözleri, dudakları umutlar...

Plaza independencia’da (Bağımsızlık meydanı) Jose Artigas, atının üstünde, sırtını Atlantik okyanusuna vermiş, kente bakıyor. Kent, herbiri XIX. yüzyıl eklektisizminin görkemli örneği binalardan kurulu. Kaldırımlar boyunca yeralan çınarlar ve çınarlardan süzülen ışık huzmeleri mimari görkeme romantik ezgiler katıyor. Ezgiler yele katılıp, sokaktan sokağa yayılıyor. Rio Parana’nın iki kıyısını kuşatıyor. İki kıyıda iki şehir var. Tango, “şen milonganın hüzünlü çocuğu, bu kentlerin eteklerindeki barınaklarda, teneke mahallelerin avlularında” böyle doğuyor. Aşağılanmalar içinde doğan müzik, şimdilerde Rio Parana’nın iki yakasındaki iki şehirde elit kulüplerin gözbebeğidir.

Tangonun öyküsü, Arjantin ve Uruguay tarihlerinin özetidir aslında. Artigas, Tupamarolar, Ernesto Che, Evita,... Bereketli toprakların yoksun dudaklarındaki umut sözleri... Büyütmüşlerdi umudu. Ve büyüttükleri oranda aşağalanmışlardı. Adları eşkiyaya çıkartılmış, sürgünlerde tükenmişti yaşamları. Gün döndü, devir değişti. Günümüzde artık birer ulusal semboldürler. Plaza İndependencia’da Artigas kente, ben bu devasa heykele bakıyorum. Gözlerinde hüzün, dudaklarında umut var. Gözleri gözlerim, dudakları dudaklarım. Feribota biniyorum. Nehir yeni bir hikayeyi kulağıma fısıldıyor.

Hani bazı bitkiler vardır, dalından çoğalır. Rio Parana’nın kıyısında bu özellikte büyük bir ağaç ve ağacın gölgesinde insanlar yaşarmış. Hoş bir havada rüzgar, büyük ağaçtan bir dal koparmış. Nehire düşmüş dal. Yüzerek karşı kıyıya ulaşmış ve tutunmuş toprağa. Küçük ağaç işte böyle dünyaya gelmiş. Adını Montevideo koymuş sakinleri. Büyük ağaca ise yeşerdiği ilk zamanlardan beri, Türkçe’de iyi/hoş havalar anlamına gelen Buenos Aires denirmiş. Bu nedenle Buenos Aires, Montevideo’dan yalnızca “daha” kelimesi ile ayrılıyor. Aynı eklektisist binalar ama daha bir görkemli, aynı romantik sokaklar ama daha yoğun, Aynı çınarlar ama daha ulu, aynı tango ama daha ünlü... Ve gözlerde aynı hüzün, ve dudaklarda aynı umut...

San Telmo, Palermo, La Boca ya da Recoleta... Herbiri ayrı güzelliğe sahip bu mahallelerde sayısız mekan sayısız kültürel ve sanatsal etkinliğe ev sahipliği yapar. Misafir olmak yaşama katılmış zenginliktir. Boca’nın, Velez’in ya da River’in stadyumlarında futbol doksan dakikalık şarkıdır. İzleyen şenliğe katılır. Yine de Plaza de mayo’nun yeri apayrıdır. Mayıs meydanı, bu meydanın annelerince kutsanmıştır. Onlar 1976-1983 askeri cunta döneminde gözaltında kaybedilenlerin, Kargo uçaklarına doldurulup canlı canlı Atlantik Okyanusu’na atılan onbinlerce insanın anneleridir. 1978 den bu yana her Perşembe günü buluşurlar burada. Geldikleri vakit susar meydan. Sadece onların sesi yankılanır, onların sesi dinlenir. Sayıları çok azalmış olsa da hala kentin saygınlığından daha saygınlar. Çocuklarını yitirmiş olmalarına rağmen geçmişi unutturmamak, geleceği kazanmak uğruna inadına tutunuyorlar bugüne. Bizim de Cumartesi annelerimiz vardı. Kaç kişi hatırlar, kaç kişi saygı duyarız?

Zaman bağımsız değildir mekandan. Dolayısı ile ne zamanı ellerinden uçup gidenlerin mekanından bahsedilebilir ne de mekana dair hafıza kayıpları yaşayanların geleceğe yönelimli zamanlarından. Narsist bir hiçleştirme bombardımanı altında hiçleşmektedir herşey. Oysa enkaz altında kalıp enkaza dönüşmek kaderi değildir insanın.

Aylardan mayıs mevsimlerden sonbahar... Beni Cordoba’ya götürecek otobüse gitmek üzere ayrılıyorum otelden. Yaklaşık olarak üç km uzaklıkta terminal. Yürüyorum. Kaldırımlar boyu sıralanan çınarlar döküyorlar yapraklarını. Barlarda Tango ritimleri, sokaklarda kahve kokularına karışıyor. Buenos Aires gecelerinde herşey bir aşkı çağrıştırır; eğer kağıt toplayıcıları ve çınar ağaçlarının diplerine yataklarını kuran evsizleri reddedebilirse göz. Görmezden gelemiyorum. Bir istisna değiller. Uzun süredir kentin ana temaları arasındalar; tango gibi, futbol gibi, mate gibi... “Pireler kendilerine köpek almak düşleri kurarlarmış. Hiç kimseler de yoksulluktan kurtulma düşleri kurarlar” diye yazıyor Galeano. “Büyülü bir günde üzerlerine oluk oluk şans yağacaktır. Gel gör ki o yağmur asla yağmaz, ne dün, ne bugün, ne yarın ne de hiçbir zaman”. Sokakları mesken tutmuşlardan alamıyorum gözlerimi. Üzerlerine şans yağmıyor ama sonbaharın damlaları terddütsüz düşüyor. Herhangi bir hayal kalmamış bakışlarında. Mayıs meydanı annelerine sımsıkı sarılıyor yüreğim.

Arjantin ve Uruguay’da metropoller haricindeki kentlerde öğleden sonra saat iki ile beş arasında tüm alışveriş yerleri kapalıdır. Siesta zamanları, turistlere terk edilir caddeler. Cordoba’yı böylesi bir zamanda keşfe çıkıyorum. Harap ve güzel katedrali geçiyor, kanıksadığım meydanlar ve silüetler içinde ilerliyorum. Nihayet yaklaşık üç metre yüksekliğindeki bir duvarın önünde sonlanıyor adımlarım. Duvarın yüksekliğinde üç parmak izi çizilmiş üzerine. Sarmal eğriler isimlerden ve tarihlerden oluşturulmuş. Tarihleri takip ediyorum. 1969’dan1983’e kadar. Anlıyorum. Her bir isim Askeri darbe dönemlerinde öldürülen Cordoba’lılara ait. İsimlere ve tarihlere oranla daha büyük harflerle yazılı bir cümle ile son buluyor izler: “Memoria verdad justicia” . Ülkemdeki resmi tabular hatıralar önündeki dimdik duvarlar... İçimi burkuyor düştüğüm ikilemler.

Cordoba’dan Mendozaya ve oradan da Santiago’ya gideceğim. İroniler toplamı bu coğrafya ve tarihi And Dağları’nın ardında bırakacağım. Bolivya’dan sınırı geçtiğim sırada sorsalardı Güneyin ülkelerini “iklimleri danslarla bezeli” derdim. Terk etmeye hazırlandığım zaman dilimde aynı soruya “Aşkın ve savaşın gündüz ve geceleri bir kitap ismi değilmiş, burasıymış” derim. Tupamarolar 1960’larda zengin sınıfın uğrak mekanı olan bir gece kulübüne baskın düzenlerler. Kulübün duvarına “Ya herkes dans edecek ya da hiç kimse” cümlesini yazar ve giderler. Artigas’tan bu yana güney, herkesin dansın mutluluğuna tutunduğu lakin hiç kimsenin o mutluluğunu yaşayamadığı, yine de vazgeçmediği iklim... Bu iklim ki gözlerdeki hüzne rağmen dudakları umutlu kılıyor. Dudaklarında gülümsemeleri yitmeyen bugünü de yitirmiyor.


Ergün Şimşek
Radikal Gazetesi/2008